Eğitimci, yazar, sendikacı ve sivil toplum gönüllüsü… Mustafa Kemal
Uysaler’den söz ediyoruz. O, sadece bir meslek insanı değil; aynı
zamanda fikirleri, emekleri ve kalemiyle iz bırakan çok yönlü bir aydın.
Türkiye’nin dört bir yanında öğretmenlik yapmış, yöneticilik
görevlerinde bulunmuş; dernekler kurmuş, topluma dokunmuş, yazdıklarıyla
düşünce dünyamıza katkı sunmuş ve sunmaya devam eden aydın bir isim.
Yaşamını eğitime, topluma ve insana adamış olan Uysaler’in kaleminden
çıkan eserler de bu çok yönlülüğün birer yansıması:
“Öğretmenliğe Başlarken (Yaptıklarım ve Yapamadıklarım)”, mesleğe dair içten ve samimi bir yüzleşme;
“İki Mevsim Arası”, duygu yüklü şiirlerle örülü bir iç dünya yolculuğu;
“Hayaller Hatıralar”, “Sarmı Deresi 1”, “Sarmı Deresi 2”, ise Anadolu
insanının hikâyesinin yüksek bir edebiyat dili ile okura sunulduğu
dokunaklı ve unutulmaz hikâyeler…
Kısa süre önce raflarda yerini alan “Sarmı Deresi 1”, “Sarmı Deresi 2”,
romanları, Osmanlı döneminde tapucularla köylüler arasında geçen toprak
mücadelesini ve taşra ağalarının doğuşunu ustalıkla anlatıyor. Eserler,
tıpkı Yaşar Kemal’in eserlerinin bıraktığı tadı bırakıyor.
Mustafa Kemal Uysaler ile hayatı, yazma serüveni, eğitim anlayışı ve
Türkiye’ye dair düşüncelerini konuştuğumuz anlamlı bir söyleşi
gerçekleştirdik. Söz, şimdi ona ait…
Merhaba Mustafa Bey. 2 ciltlik yeni eseriniz “Sarmı Deresi
1”, “Sarmı Deresi 2” hayırlı olsun. Sizinle yolum kesiştiği için
mutluyum. Çünkü sürekli üreten birisiniz. Peş peşe eserleriniz
yayımlanıyor. Sürekli düşünüyor, yazıyor, üretiyorsunuz. Böylesi
Türkiye’de zor bulunuyor. Yazmakta ne buluyorsunuz?
Önce kendimi buluyorum ve kendimi bilmeye çalışıyorum. Anadolu’yu ve
Anadolu’muzun fedakâr ve cefakâr insanları ve onların ürettiklerini
buluyorum. Yurdumun güzelliklerini buluyorum. Yurdumu çok seviyorum.
Emeğin en yüce değer olduğunu buluyorum…
Mustafa Bey, yüksek bir edebiyat dili ile yazılmış Sarmı Deresi kitaplarınızı beğenerek okudum. Bize Sarmı Deresi’nin doğuş hikâyesini anlatır mısınız?
Sarmı Deresi, Malatya Doğanşehir ilçesine bağlı Polatdere köyünün ormanlık alanında bulunan bir yer. Burayı gördüğümde ağaçlarını, ılgıt ılgıt akan yüzeysel küçük bir ırmağını, güneşin her vuruşunda ağaçların yapraklarında parlayan güneş ışınlarını, bir şuh içinde seyrettim. Kendi kendime “işte doğa, işte Anadolu, işte tarih ve işte tarihi nakış nakış işleyen insanların yaşam alanları,” diye düşündüm. Burada yaşayan birkaç kişinin anlattıkları da ilham kaynağım oldu.
Önsözde yer alan ‘Zindanları yapan da sensin, o zindanlarda
yatan da’ dizeleri, halkın hem kurban hem de fail olabileceğine işaret
ediyor. Sizce bir toplum, kendi kendine nasıl zindanlar kurar?
Zindanlar egemenlerin zorlaması ve de dayatması sonrasında üretilen
alanlardır. Zaman içinde bu alanlar, yine egemenler tarafından
insanların özgürlüklerinin yok edilmek için egemenler tarafından
kullanılan zindanlara dönüştürülmüştür. Tıpkı silahları yapanların,
yaptıkları silahlarla öldürdükleri ve öldürüldükleri gibi.
Kitapta, Şaban Ağa mültezimlere boyun eğmeyi kabullenmişken,
Kazım Ağa’nın ‘Biz mültezimlere değil, kanunlara boyun eğeriz’ sözü
güçlü bir itirazı temsil ediyor. Sizce günümüz insanı haksızlık
karşısında Şaban Ağa gibi susmayı mı seçiyor, yoksa Kazım Ağa gibi
hakkını aramayı mı?
Örgütlü olanlar, Kazım Ağa gibi haklarını arıyorlar. Örgütsüz insanların
haklarını arama cesaretleri olmadığı gibi başını kaldırmak isteyenlerin
de başları hemen eziliyor.
Muhtar Hayri’nin ‘Yaptığın işi inanarak ve severek
yapmalısın’ ve ‘Bir fidan diktiğimizde, bir çocuk dünyaya gelmiş gibi
düşünürüz’ sözleri, eski Anadolu insanının hem emeğe hem doğaya büyük
bir sevgiyle yaklaştığını gösteriyor. Sizce bu bakış açısını biz bugün
ne kadar taşıyoruz?
Maalesef, fidanlar dikmediğimiz gibi dikilen fidanları da rant uğruna
birer birer kesiyoruz. Çok acı ama gerçek olan da bu. Oysa atalarımız:
“yaş kesen baş keser, demişler.
Cafer, romanın başkahramanı ve bu kahramanı çok sevdim.
Kitabı okuyanlar da eminim Cafer’i sevecektir. Cafer’in sesinde,
yüzyılların zulmüne rağmen sarsılmayan bir onur ve direnişin yankılarını
duyuyoruz. ‘Bize sadece onurumuz kaldı’ derken, aslında kaybedilmez
olanı, insan ruhunun en kıymetlisini vurguluyor. Sizce, bugün bu onuru
koruyabilmek için hangi içsel güçlere, hangi cesaretlere ihtiyacımız
var?
Üretmeye, paylaşmaya ve birbirimizle dayanışmaya ihtiyacımız var.
Osmanlı dönemi toprak düzenini derinlemesine işleyen başarılı
bir tarihi roman kaleme aldınız. Tarihi bir dönemi anlatmak, ele alınan
zamanın ruhunu yakalamak ve bu ruhu sayfalara taşımak kolay iş
değildir. Bu edebiyatta en üst noktalardan biridir. Sizin bunu
başardığınızı rahatlıkla söyleyebilirim. Bu işin üstesinden gelmiş
tecrübe sahibi biri olarak tarihî roman yazmak isteyenlere
tavsiyeleriniz neler olurdu?
Tarih bilincine sahip olmak gerekir. Ayrıca samimi ve gerçekçi de olunmalıdır.
İyi edebiyatın anlamı her yazara göre değişiyor. İyi yazar
olmanın tanımı da. Sizin için ne gibi anlamları olduğunu merak ediyorum?
Bu temelde size iki sorum olacak:
1)Size göre iyi edebiyat nedir?
İnsanı her yönüyle tanınması ve yansıtılmasıdır.
2) İyi yazar kimdir?
İçinden geldiği gibi ve gerçekçi olandır.
Söyleşiyi sonlandırırken okurlarınızın bol olmasını diliyorum. Bana zaman ayırdığınız için zat-ı alinize teşekkür ederim.
İlgileriniz için ben teşekkür ederim.