Bazı kitaplar okura sadece bir hikâye sunmaz, bir yol açar. Hu Medresesi de bu yollardan biri. Fakat asfalt değil; kalpten kalbe, gönülden gönüle uzanan bir yol... Selçuk Dikici'nin kaleminden dökülen bu eser; hakikatin izini sürenlerin, modern çağın gürültüsünde iç sesini kaybetmeyenlerin, “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum?” sorularına cesaretle yaklaşanların kitabı. Gözle değil, gönülle okunacak bir yolculuğun içindeyiz şimdi. Bu yolculuğun ilk duraklarından biri de elbette yazarın iç dünyası…
Daha önce Kayıp Tohumlar isimli kitabınız vesilesiyle sizinle söyleşi yapmıştık. Şimdi ise Hu Medresesi yayımlandı. Söyleşimize başlarken öncelikle yeni kitabınız hayırlı olsun. Sizi tanımayan okurlar için Selçuk Dikici kimdir sorusuyla başlayalım?
Teşekkür ederim, ne güzel bir cümleyle başlamışsınız: “Gözle değil, gönülle okunacak bir yolculuk…” Ben de bu gönül yolculuğunun bir yolcusuyum aslında... 5 çocuklu Remziye ve Mustafa çiftinin ilk çocuğu olarak 18 Temmuz 1996’da Malatya’da dünyaya geldim. Belirtmek isterim ki; erken büyümeyi, sorumluluğu, bazen de susmayı orada öğrendim. Çok şey iddia eden biri değilim ama şunu bilirim: İnsan toprağa ne ekerse, bir gün dönüp onu biçer. Ben de çocukluktan beri kalbime umut, kelime, dua ve biraz da direniş ektim. Şimdi onları yazıya döküyorum, insanlara anlatıyorum. İlk, orta ve lise öğrenimimi Malatya’da tamamladım. Eğitim hayatımın devam eden döneminde, o dönem adı İnönü Üniversitesi Sürgü MYO Bilgisayar Teknolojileri ve Programcılığı eğitimi ile devam ettirdim. Meslek Yüksekokulu eğitimimi tamamlamama müteakip, kalbimin peşinden giderek, Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde Tarımsal Biyoteknoloji eğitimi aldım. Çünkü ben, toprağın sadece üzerinde değil, kalbinde de yaşam olduğuna inanırım. Ancak devam eden süreçte çeşitli nedenlerden ötürü buradaki eğitimimi tamamlayamadım. Burada toprak ile olan bağım daha da geliştiği gibi bilime yaklaşımım da değişmeye başladı.
Yazmak benim için bir tercih değil, ihtiyaç. İçimde birikenleri taşırmadan yürüyemem. Şiir, deneme, hikâye, roman, senaryo gibi farklı alanlarında yazılar kaleme almaktayım. Bu yazılardan kimleri yayımlandı, kimileri ise zamanını beklemekte… Kalemimin ucunda bazen bir çocuğun merakı, bazen bir dedenin vasiyeti, bazen bir toplumun duası olur. “Torunumun Dünyası” (Henüz yayınlanmamış bilim kurgu romanım) böyle doğdu mesela. Geleceğe seslenen, ama bugünü unutmayan bir hayaldi o. “Kayıp Tohumlar” da öyle; sadece bir roman değil, insanlığın unuttuğu toprağa yazılmış bir mektup aslında. İnsanın kendi ile yüzleşerek, kendini bulma hikâyeleri idi; “Bismillâh “, “Yoksul-u Fâni”, “Hu Medresesi”...
Benim derdim büyük. Türk-İslam Medeniyeti’nin yeniden ayağa kalkmasını istiyorum. Slogan değil bu, samimi bir hayal. O yüzden “Dergâh-ı İlmiye” adını verdiğim bir oluşumun peşindeyim. İlimle, kardeşlikle, adaletle, disiplinle, itaatle ve sadakat dolu bir aşkla yoğrulmuş bir birlik hayal ediyorum. Çünkü biz, farklılıklarımızla güzeliz. Ayrı ayrı renklerdeyiz ama aynı halının dokusuyuz. Ben sadece bir yazar değilim; arayan, soran, düşünen, bazen kıran bazen kırılan ama hep yeniden ayağa kalkan hatalarıyla yol yürüyen bir insanım. İlmi seviyorum ama kalpten kopuk olanına inanmıyorum. Şiiri seviyorum ama kuru romantizme değil, dirilişe çağıranına hayranım. Şiirlerimde kullandığım mahlasım Yoksul-u Fâni. Belki çok bilinmem, çok konuşulmam… Ama bilirim ki; samimiyet bir gün mutlaka yolunu bulur.
Hu Medresesi sıradan bir medrese değil diyorsunuz. Duvarları secdelerle örülmüş, hocaları hakikat sesi... Bu medrese fikri ilk ne zaman ve nasıl doğdu yüreğinizde?
Ey gönül, bu sual ancak bir niyazla cevap bulur… Hu Medresesi, sıradan bir mekân değil çünkü onun temeli dışarıda değil, içeride atıldı. Ta gönlün mahzeninde… Bir medrese kurmak düşüncesiyle değil, bir teslimiyet haliyle doğdu bu fikir. Ne zaman ki yüreğimde dünyanın kalabalığı çekildi, bir boşluk kaldı. İşte o boşlukta yankılanan ilk ses “Hu” idi… Bu fikir, bir gün kütüphaneler içinde kaybolmuşken, bir satırda değil bir susuşta doğdu. Okudukça dolmuyor, sustukça taşan bir hal yaşadım. Ne Mevlânâ’nın ne de Hallâc’ın sadece söylediklerini değil, söylemediklerini işitmeye başladım. Ve anladım ki, hakikatin en büyük öğretmeni lafzın değil, halin kendisidir. Hu Medresesi işte bu hâlden doğdu. Duvarları betonla değil, secdeyle örüldü çünkü insanın en hakiki yükselişi başını yere koyduğunda başlar. Hocaları diplomayla değil, gönül mührüyle gelir. Dersleri ezberlenmez; yaşanır. Sınavı yoktur; ama her nefes bir yoklamadır. Ne zaman doğdu derseniz: İlk defa “Ben kimim?” sorusu yüreğimde yer ettiğinde. Nasıl doğdu derseniz: Bir arayışın, bir sızının, bir teslimiyetin duası olarak. Ve bu medrese bugün hâlâ taşla değil, gönülle örülüyor. Çünkü Hu Medresesi, aslında yeryüzüne kurulu bir yapı değil; kalbine kurulmuş bir dergâhtır.
Ahmet’in yolculuğu bir bakıma hepimizin içsel arayışını yansıtıyor. Sizce her insanın içinde bir "Hu Medresesi" var mı? Varsa, ona ulaşmak için neye ihtiyaç duyuyoruz?
Ne güzel söylediniz… Ahmet’in yolculuğu, aslında her birimizin içindeki o derin “Çağrı’nın yankısıdır. Ve evet, her insanın içinde bir Hu Medresesi vardır. Çünkü insan, özü itibarıyla bir hakikat yolcusudur. Ama mesele şu: O medrese dışarıdan görünmez. Ne minaresi vardır, ne kapısı. Ne kubbesi, ne müezzini… Onun kandili, kalbin içindeki Allah aşkıdır. Ve içeri girebilmek için ne kayıt şartı aranır, ne ücret istenir; sadece bir teslimiyet ve arayış… Peki, ona ulaşmak için neye ihtiyaç duyarız? Bir sızıya; her şey bir sızıyla başlar. Bir eksiklik, bir boşluk, bir "daha fazlası olmalı" hissi… İşte bu sızı, Hu Medresesi’nin kapısını çalan ilk duadır. Bir susuşa; konuşmaktan çok dinlemeyi öğrenmemiz gerekir. Kalabalığın, gürültünün, egonun sustuğu yerde başlar o medresenin ilk dersi. Susmak, gönlün dilini açar. Bir yönelişe; kıbleyi sadece bedenle değil, gönülle de çevirmek… Dışarıdaki mekânı değil, içerideki makamı aramak… İşte bu yöneliş, içimizdeki medresenin mihrap taşını yerine koyar. Bir mürşide ya da bir sese; belki bir kitap, belki bir insan, belki bir çocuğun bakışı… Bazen Mevlânâ’nın bir mısrası, bazen Yunus’un bir türküsü, bazen Hallâc’ın bir haykırışı… Bizi içimizdeki yola çağıran bir ses mutlaka vardır. Ve bir aşk’a! Çünkü Hu, sadece bir ses değil; varlığın en derin çağrısıdır. O çağrıyı duyabilmek için aşkla yanmaya, yanarken pişmeye, pişerken hakikate ermeye talip olmak gerekir. Her insanın içinde bir Hu Medresesi vardır. Ama o medreseye herkes giremez. Çünkü oraya yalnızca kendini bulmak için kendinden vazgeçenler kabul edilir. Yol uzun, yük ağır, ama nihayetinde vuslat var… Ve işte o vuslatın eşiğinde, şöyle der bir gönül eri:
“Ben aramadım seni yâr,
Sen beni çağırdın Hu diye…”
Kur’an ayetleriyle örülmüş, tasavvufla derinleşmiş bir anlatı var eserde. Peki, yazarken kendi içsel yolculuğunuz da bu metinle birlikte şekillendi mi? Bu kitap sizin için de bir “ders halkası” oldu mu?
Bu soru yüreğin en mahrem odasına dokunuyor… Evet, bu kitap bir metin değil sadece, bir iç yolculuğun haritası, bir nefsin yavaşça teslim oluş hikâyesidir benim için. Yazarken kalem tuttuğum sanıldı, ama asıl kalem beni tuttu. Satırları ben yazmadım; bazen bir ayet, bazen bir nida, bazen bir susuş beni yazdı. Kur’an ayetleriyle örülen her bölümde, sadece bilgi değil, bir yakarış vardı içimde. Bir ayeti yazarken onu önce içimde defalarca okudum; onun karşısında direnen nefsimi, daralan aklımı, susan kalbimi gördüm. Her ayet, yazarken bana da “Oku!” diyordu. Ama sadece gözle değil, kalple oku! Tasavvufla derinleşen bu anlatı, beni sadece satırlara değil, sırra çağırdı. Yunus’un dizeleriyle ağladım. Hallâc’ın darağacında bir an sustum. Mevlânâ’nın döndüğü yerde ben içimde durmaya çalıştım. Ve evet, bu kitap benim için bir “ders halkası” oldu. Ama bu halka öyle bir halka ki, başında bir hoca yoktu, her kelime bir hocaydı. Her suskunluk bir ders, her şüphe bir kapıydı. Bazen bir cümleyi yazarken silmem saatler sürdü, çünkü o cümleyle birlikte içimde bir perde kalkıyordu. Bazen bir kelimeyi bulmak için kitaplara değil, secdelere eğildim. Bu kitap yazıldıkça, ben de yeniden yazıldım. Ve şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: bu kitap, önce bana ders verdi. Okuyana ne verir bilemem, ama bana önce sabrı öğretti. Sonra beklemeyi… Sonra susmayı… Ve en sonunda: Teslimiyeti. Belki de bu yüzden, bu eser bir son değil; bir dergâhın eşiği, bir kalbin secdesi, bir yolcunun ilk “amin”idir…
Modern çağın gürültüsünde kaybolan kalplere bir ses, bir nefes gibi geliyor kitap. Bu çağda irfanı, sükûtu ve teslimiyeti yeniletmek neden bu kadar önemli sizce?
Ne büyük tespit… Modern çağın gürültüsünde kalpler değil yalnızca; hakikat, edep ve huzur da kayboluyor. İnsan, her şeyi duyuyor artık. Bildirim seslerini, reklam cümlelerini, koşuşturmanın homurtusunu… Ama kendini duyamıyor. İşte tam burada, sizin de dediğiniz gibi, bir “ses”e, bir “nefes”e, bir sükûta ihtiyaç doğuyor.
Neden bu çağda irfanı, sükûtu ve teslimiyeti yeniletmek bu kadar önemli? Çünkü kalpler yoruldu. Bilgi çoğaldı, ama hikmet azaldı. Söz çoğaldı, ama anlam eksildi. Kalpler bin uyarana maruz, ama bir secdede huzur bulamaz hale geldi. İrfan işte bu noktada devreye girer, bilgiyi kalple yoğurur, hakikate dönüştürür. Ve bu çağda irfan, unuttuğumuz asıl benliğimizi hatırlatır. Çünkü gürültü hakikatin üzerini örtüyor. Sürekli konuşuyoruz ama dinlemiyoruz. Sükût, sadece sessizlik değil; bir duyma biçimi, bir idrak makamıdır. Sükût olmadan kelâm yerini bulmaz. Bugün insanın en çok ihtiyacı olan şey belki de tam budur: bir susmak, bir durmak, bir bakmak… Çünkü teslimiyet, çağın inatla unuttuğu erdemdir. Modern insan kontrol etmek ister, her şeyi yönetmek, bilmek, hesaplamak… Ama hakikat, hesapla değil teslimle gelir. Teslimiyet acizlik değil, sonsuz kudrete güvenmektir. Ve o güven olmadan kalp huzur bulamaz. Bugünün insanı dış dünyada akıllı evler kuruyor; ama iç dünyasında yıkık viranelerde yaşıyor. Bu kitap, belki bir ses olabilir o viranelere: “Gel, içindeki medreseyi ayağa kaldır. Gel, yeniden susmayı, bilmeyi, güvenmeyi öğren. Gel, irfana dön. Çünkü ancak orada hakiki özgürlük ve gerçek huzur var.” Son söz şu olabilir: bu çağda irfanı, sükûtu ve teslimiyeti yeniletmek bir tercih değil, bir mecburiyet değilse, bir merhamettir. Ve bu merhametin adı: Hu’dur.
Kitapta Hallâc, Mevlânâ, Yunus gibi isimlerin nefesini hissediyoruz. Bu manevi önderlerle kurduğunuz bağ yazım sürecinize nasıl yansıdı? Sizce çağımızın Ahmet’leri bu nefesleri yeniden duyabilir mi?
Ne güzel bir soru bu… Gönle dokunan, kalemi asıl kaynağına çağıran bir soru. Evet, Hallâc’ın “Ene’l-Hakk” çığlığı, Mevlânâ’nın semasında dönen aşk, Yunus’un her harfinde dirilen merhamet… Bu isimler sadece tarihte yaşamış kişiler değil; her çağda diri duran hakikat elçileridir. Yazım sürecimde onların nefesi bir pusula gibi önümdeydi. Ne zaman tıkansam, bir mısra Yunus’tan, bir suskunluk Mevlânâ’dan, bir haykırış Hallâc’tan gelir ve beni yeniden yola koyardı. Ben onların eserlerini okurken satır değil sır taşıdıklarını gördüm. Hallâc’ın darağacında söylediği kelam, Mevlânâ’nın mesnevisinde dönen mana, Yunus’un köy köy gezerek anlattığı aşk; hepsi ilahi bir çağrıdır aslında. Yazarken bu çağrıyı duymaya, onların kalplerine yakın durmaya gayret ettim. Çünkü onların nefesiyle yazmak, kalemden önce gönlü terbiye etmeyi gerektiriyor. Çağımızın Ahmet’leri bu nefesleri yeniden duyabilir. Yeter ki kulaklarını dünyadan değil, içlerinden gelen o ince sesten açsınlar. Yeter ki modernliğin gürültüsünü susturup kalbinin derinliklerine inmeyi bilsinler. Çünkü Hallâc hâlâ konuşuyor. Mevlânâ hâlâ dönüyor. Yunus hâlâ yol alıyor. Onları duymak için zamanın değil, teslimiyetin eşiğinde durmak gerekiyor. Belki de asıl mesele şudur: Biz onları değil, onlar bizi çağırıyor. Duyacak bir “Ahmet” varsa çağın kalabalığında, o nefes yeniden dirilecektir. Ve işte o zaman, çağ sessizliğin dilini yeniden öğrenir…
Hu Medresesini eline alan bir okur, sayfaları kapattığında içinden hangi soruyla ya da hangi duayla baş başa kalmalı sizce?
Bence Hu Medresesi’ni okuyan biri, kitabı kapattığında kalbinde şöyle bir ses yankılanmalı: “Ben bu dünyaya sadece yaşamak için mi geldim, yoksa anlamak ve hatırlamak için mi?” Çünkü bu eser bir anlatıdan ziyade, bir hatırlatmadır. Aslında hepimizin içinde sessizce duran o kadim soruya davettir: “Ben kimim?” Ve ardından belki şu dua dökülmeli dudaklardan, sessiz ama sarsıcı bir şekilde: “Allah’ım (c.c.), beni bana bırakma!”. Çünkü insan, kendini unuttuğunda her şeyi unutur. Hu Medresesi bir arayışın, bir iç yolculuğun izlerini taşır. Kimi satırlarda okuyucu kendi yorgunluğunu görür, kimi yerde kendi inkârını, kimi yerde de Allah’a olan derin muhtaçlığını… Kitap bitince hikâye bitmez; asıl hikâye o anda başlar. Kendi içindeki medreseye dönersin. Orada kalırsın bir süre. Ve eğer samimiysen, kapılar bir bir aralanır.
Son olarak yayınlayacağınız başka eserler var mı, varsa bir takvim verebilir misiniz?
Yeni yayınlayacağım eserlerim elbette olacak. Zirâ, kaleme alınan her kitabın yeni bir hayat olduğuna inanırım ve bu nedenle yeniden yaşamları keşfetme adına kalemim hiçbir zaman susmayacaktır, Allah’ın (c.c.) izniyle. “Merhale-i Kübra: Gölgelerden Direnişe” başlıklı bir roman dizisine başladım. Bu dizinin ilk kitabı olan; “Mahsusa Gazze: Direnişin Doğduğu Toprakların Hikâyesi...” isimli romanda Osmanlı’nın son döneminden başlayarak, günümüze uzanan Filistin direnişi bir belgesel tadında roman olarak sizlerle olacaktır. Eseri, kısa sürede çıkartmayı planlamaktayım. Bu eserin yanı duygularımın çizdiği rotada ilerleyerek yeni eserleri de ortaya çıkarmaktayım. Eş zamanlı olarak birden fazla eseri gerek planlamaktayım, gerekse kaleme almaktayım. Bu eserlerden bazılarına örnek vermem gerekirse;
· Gökbayrak: Sessiz Çığlıkların Ötesinde: Doğu Türkistan’da yaşanan acılara ışık tutan roman dizisi.
· Torunumun Dünyası: Bilimkurgu tarzında bir roman. Roman; bilime damga vuran bir bilim insanının yaptığı çalışmalar ile insanlığın geleceğine dair bıraktığı mirası anlatmaktadır.
· Bir Damla Hakikat: Tasavvuf konulu bir hikâye. Yozlaşmış toplumda, gerçeği arayan insanı konu edinir.
· CRISPR: Bakterilerden Modern Bilime Miras: Araştırma, eğitim kitabıdır. CRISPR teknolojisinin tarihine, ne olduğuna, etik boyutuna ve bilim alanındaki etkisine yer verilmektedir. Eser, uzun vadeli bir plan dahilinde okur ile buluşacaktır. Eser hakkında belgesel senaryosu da yazılmaktadır.
· Kudüs Olmak: Kudüs’ün önemini ve ne olduğunu anlatan eser; literatür temelli eğitici yazılar, denemeler ve şiirler halinde okur ile buluşacaktır. Eser, “Kudüs Olmak” teması ile kaleme alınmıştır.
· Genetik Tanrılar – Biyoteknoloji ile İnsanlığın Yeniden Yazılması: Eser iki ana bölümünden meydana gelmektedir. Birinci bölümde; literatür taraması yapılarak Biyoteknoloji biliminin pozisyonu okura anlatılmaktadır. Eğitici bir bölüm olarak durmaktadır. İkinci bölümünde ise etik ve ahlaki tartışmalar çerçevesinde kaleme alınan denemeler okur ile buluşacaktır. Eser hakkında belgesel senaryosu da yazılmaktadır.
Bu söyleşi vesilesiyle, Kalan Yayınları’na gerek yayın sürecinde gerekse de devam eden süreçteki ilgi ve alakası için çok teşekkür ederim. Rabbim (c.c.) yolunuzu, bahtınızı açık etsin.
***
Yolcu ve Aşk
Bir aşk ile çıkmışım
yola,
Yol murad imiş fânî kula.
Sükûtla örülmüş her adımım,
Kader çizmiş harf harf yolumu.
Nâr da olmuş, nur da o
aşk,
Kimi gün gül, kimi gün taş.
Kalbim ıssız bir dergâh gibi,
Her seccadesi bir gözyaşı.
Bir gölgeydim yitik
zamanda,
İsmini anınca can buldum.
Sonsuzluk yüklü bir seherde,
Sende yok olup Sana kondum.
İçim bir sır, sözüm
sırât,
Her hecede secdeye durur zat.
Kalem bile susar bazen önümde,
Aşkın zikriyle titrer her harf.
Ne ben bilirim hâlimi
tam,
Ne de dil anlatır selametle.
Bir vuslat ki gecelerde yanar,
Gündüzlerde küle döner hasretle.
Yâ Rabb, bu aşkı sen
verdin,
Aşkla yoğur, aşkla erit beni.
Canımdan geçtim, benliğimden,
Bir tek Sen kal, sil beni kendimden.
Bir aşk ile çıkmışım
yola,
Varıp da yok olmuşum yâra.
Bu yol bitmez, bu aşk sönmez,
Kul tükenir de, vuslat dönmez.