1,500.00 ₺ ve Üzeri Alışverişlerinizde Kargo Bedava!
Fadime Can: “Ben Halkın İçinden, Kelimelerin Göğsünde Yürüyen Bir Sesim.”
Buradasınız: Anasayfa / Blog
30 Kasım -0001, Pazartesi
Fadime Can: “Ben halkın içinden, kelimelerin göğsünde yürüyen bir sesim.”
Fadime Can: “Ben halkın içinden, kelimelerin göğsünde yürüyen bir sesim.”

SÖYLEŞİ: Aslı Kemal Gürbey          


Sözcükler bazen sadece anlatmaz, aynı zamanda yaşatır. Fadime Canın Kırmızı Kuşak adlı kitabı da tam olarak böyle bir eser: Hem şiirin ritmini hem öykünün derinliğini taşıyor içinde. Sayfalar arasında gezindikçe, Dersimin sisli dağlarına, geçmişin izlerine ve yürekten dökülen cümlelere rastlıyoruz. Bazen bir Anka kuşunun küllerinden doğuşuna, bazen de bir annenin toprağa bıraktığı sessiz çığlığa tanık oluyoruz. Şimdi, bu anlamlı kitabın yazarı Fadime Canla birlikte, kelimelerin ardındaki duyguları konuşuyoruz...

Öncelikle sizi tanımakla başlamak isteriz. Fadime Can kimdir?

 

“Ben halkın içinden, kelimelerin göğsünde yürüyen bir sesim.”

Dersim’den göç eyleyip gelen köklerimin ilk evladı olarak, 1965 yılında Eskişehir’de dünyaya geldim.

Toprağını ardında bırakmış bir halkın, belki de en çok hasretle büyüyen çocuğuydum.

İlk ve orta öğrenimimi Eskişehir'de tamamladım.

O yıllarda içimde filizlenen okuma arzusu, hayata tutunma biçimim oldu.

Ama o özlem, zamanla bir sızıya dönüştü;

Çünkü bazı yollar, insanı geriye iterken ruhunu ileri çağırır.

Evlendikten sonra İstanbul’a yerleştim.

Lise öğrenimimi orada tamamladım, muhasebe alanında uzun yıllar çalıştım.

Üç çocuk annesiyim hem hayatı hem kendimi onların gözlerinde yeniden okudum.

Emekli olduktan sonra, yıllardır içimde ağır ağır büyüyen o özleme bir adım daha attım:

Üniversite sınavına girdim ve çocuk gelişimi bölümünde duraksadım.

Belki de duraksayış değildi bu, kendime kulak verişti.

Yazmak…

Benim için sadece kelimeleri yan yana getirmek değil,

Yaşanmışlıkları, suskunlukları ve umutları kâğıda dökerek

var olmanın başka bir yolunu kurmaktı.

Bugün Beylikdüzü Kent Konseyi Engelli Meclisi üyesi olarak,

Engelsiz bir yaşam için mücadele ediyorum.

Çünkü ben hep halkın içindeydim, hep halktan biri oldum.

Görmezden gelinenin sesi, ötelenenin nefesi, unutturulanın hafızası olmak istedim.

Ben Fadime Can.

Gecikmiş bir yolculuğun, kararlı yolcusuyum.

Şiirin gölgesinde, halkın kalbinde yürüyen bir kadın;

Suskunlukla değil, direnişle konuşan bir kalemim.

 

 

Kırmızı Kuşak adıyla başlayalım isterseniz. Hem metaforik hem de tarihsel çağrışımları olan güçlü bir isim. Bu ismin sizin için taşıdığı anlam neydi? Neden bu isimde karar kıldınız?

 

Kırmızı Kuşak…

Söylemesi kolay, hissettirdikleri derin bir isim.

Aslında birçok isim dolanıyordu zihnimde.

Hepsi bir anlam taşıyor, ama hiçbiri tam ben olmuyordu.

Karar vermek zordu, çünkü bu kitap sadece bir kitap değildi:

Benim yolumdu, sesimdi, içimdeki yorgun ama umutlu kadının yankısıydı.

 

Ben yüreklere kulak vermeyi severim.

Duyulmayan sesleri önemserim.

Bu yüzden bir dostun, bir güzel insanın kalbine danıştım.

Ressam bir arkadaşım, o sırada öğrencileriyle birlikteydi.

Telefonla konuşurken, kulak misafiri olan çocuklar

O masum, o tertemiz dünyalarından bir isim fısıldadılar:

Kırmızı Kuşak.

 

Ve o an anladım:

Bu kitap, bir kuşak gibi; geçmişi, bugünü ve geleceği birbirine bağlayan

Bir renk gibi; öfkeyi, umudu, mücadeleyi taşıyan

Bir hatırlatıcıydı:

Yaşama, direnişe ve sevgiye sarılmak gerek.

O yüzden adını çocukların kalbinden doğan o cümleyle koydum:

Kırmızı Kuşak.

Ne zamandan beri yazıyorsunuz ve yazmak sizin için hangi anlama geliyor?

Aslında ben, yazmadan önce hissetmeye başladım.

Yazmadan önce sustum,

Biriktirdim…

Kelimeler, içimde büyüyen sessizliklerdi;

Söylenmeyenler, duyulmayanlar ve unutulanlar.

Bir gün baktım, içimde taşan o sızı kâğıdı arıyor.

Ve o günden beri yazıyorum.

Ne zaman mı?

Söz yerine acı konuştuğunda.

Gözyaşım dilimden önce aktığında.

Yani…

Uzun zamandır. Ama en çok kendimi bulduğum andan beri.

Yazmak benim için ne mi?

Yazmak benim için bir varoluş biçimi.

Geç kalmış bir hayalin, hâlâ ne kadar canlı olabileceğinin kanıtı.

Bazen bir direniş, bazen bir merhem.

Kimi zaman haykırış, kimi zaman sessiz bir dua gibi.

Yazmak, kendime tuttuğum bir aynadır;

Halkıma, geçmişime, köklerime ve çocukluğuma selamdır.

Her cümlemle kendime biraz daha yaklaşıyorum.

Her şiirimde, suskun kalan başka bir yüreğe dokunuyorum.

Yazmak…

Benim ikinci doğumumdur.

Kitapta hem şiirler hem de öyküler yer alıyor. Bu iki tür arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Yazarken birinin sizi diğerine yönlendirdiği oluyor mu?

Yazmak Ne Zaman Başladı?

 

Ben yazmadan önce dinlemeyi öğrendim.

Yüreğimin attığı sesi, başkalarının sustuğu yerlerde duymaya başladım.

İlkokuldaydım…

Şiir okunacaksa, ilk akla gelen bendim.

Her mısrayı içimde hissederek, titreyerek okurdum.

Ortaokulda kalemim konuşmaya başladı.

Şiir yarışmaları, kompozisyonlar…

Okullar arasında birincilikler kazandım.

Ama ödül benim için kâğıda dökülen duyguydu.

Ben yazmayı seviyordum…

Çünkü şiir beni tamamlıyordu.

 

Yıllar geçti, hayat susturdu bir süre beni.

Ev, iş, çocuklar, sorumluluklar arasında kalem geri çekildi belki…

Ama içimdeki o sızı hiç susmadı.

Emekli olduğumda, içimde biriken kelimeler yeniden konuşmak istedi.

Ve ben fark ettim:

Yazmak, aslında hiçbir zaman bırakmadığım bir nefesti.

Yazmak; kendimle konuşmak, halkımla dertleşmek,

Unutulanları hatırlamak, çocuklara bir umut bırakmak demek.

Yazmak, içimdeki Dersim’in suskunluğunu konuşturmak demek.

Annelik, emek, göç, direnç, kadınlık…

Bunların hepsini kelimelere emanet ediyorum.

Çünkü kelimeler ölmez,

Bir kez içten dökülürse bir yüreğe,

Orada filizlenir.

Benim için yazmak,

Geç kalmış bir baharın gülüşüdür.

Sesi duyulmayanların sesi olmaktır.

Kendini anlamaya, anlatmaya, unutmamaya çalışmaktır.

Ve belki de en çok:

Kalpten kalbe gizli bir geçittir.

 

Arka kapaktaki o güçlü dizelerle karşılaşınca, “Dersimin dağlarında bir Anka kuşuyum” sözü yüreğe işliyor. Dersim ve toprağınızla kurduğunuz bu bağ sizin için sadece bir aidiyet mi, yoksa bir mücadele biçimi mi?

 

“Dersim’in dağlarında bir Anka kuşuyum”

Bu söz sadece bir benzetme değil,

Benim için bir kaderin, bir kimliğin, bir uyanışın ifadesi.

Dersim, sadece coğrafya değil benim için.

Bir suskunluk, bir ağıt, bir dirençtir.

Sürülmüş bir dilin, yakılmış bir evin, saklanmış bir hafızanın adıdır.

Ve ben o toprağın ilk evladı olarak,

O dağlarda sessizce kanat çırpan bir Anka gibi hissediyorum kendimi.

Bu bağ benim için sadece aidiyet değil;

Aynı zamanda bir mücadele biçimi.

Aidiyet, orada doğmuş olmakla başlar.

Ama mücadele, unutturulanı hatırlamakla devam eder.

Yani ben sadece “orada doğdum” demiyorum —

Ben “orada susturulanları, yakılan sesleri ve direnen ruhlarını taşıyorum” diyorum.

Anka kuşu yanarak yeniden doğar ya hani…

Benim yazdığım her şiir, her öykü,

Bir küllün içinden çıkan o yanmış hafızanın, o küllerin sesi aslında.

Yazarken, Dersim’in kadınlarını düşünüyorum.

İçine konuşan anneleri, gözlerinden tarih geçen nineleri…

Unutulmuş adlarını, susturulmuş dillerini.

Benim kalemim, onların devamıdır.

Yani evet, ben Dersim’in dağlarında bir Anka kuşuyum.

Küllerle barışmış ama küle teslim olmamış bir kuş.

Ve bu kitap,

Bir aidiyetin değil, bir hafızanın ve direnişin yeniden doğuşudur.

 

Kitabınızda kadın sesinin hem kırılgan hem de dirençli yanlarını duyuyoruz. Bu yönüyle "Kırmızı Kuşak", sizce bir kadın hikâyesi mi yoksa bir halkın hikâyesi mi?

 

Şiirle Öykü Arasında Yürümek

Fadime Can’ın Yazın Yolculuğu Üzerine Bir İç Sesidir,. 

Benim için şiir, kalbin fısıltısıdır;

Öykü ise o kalbin atışlarının izini süren bir yürüyüştür.

Biri içimde patlayan bir çığlık gibi gelir,

Diğeri o çığlıktan geriye kalan yankıyı anlatır.

Bazen bir dizeyle başlar her şey…

Bir kelime içime düşer: “suskunluk”, “sürgün”, “anne”…

O kelime büyür, dallanır budaklanır, bir hikâyeye dönüşür.

Ya da tam tersidir:

Bir yaşam kesiti dokunur yüreğime — bir annenin gözleri,

bir çocuğun elleri…

O zaman onları anlatmaya başlarım.

Ama bazen kelimeler yetmez, o anlatının içinden bir şiir doğar.

Ben şiiri öyküyle beslerim.

Öyküyü şiirle yumuşatırım.

Çünkü hayat dediğimiz şey zaten

hem bir kırılma anıdır hem de onun içinde gizli bir anlam arayışıdır.

Şiir anlamı fısıldar, öykü ise onu görünür kılar.

Bazen bir şiir yazarken öyküye evrilir kalemim.

Bazen bir öykü yazarken bir dize gelip kapımı çalar.

İkisi de aynı kaynaktan, aynı sızıdan, aynı dirençten doğar.

Yani yazarken ben ayrım yapmam;

duygunun, hakikatin, insanın beni götürdüğü yola bakarım.

O yol kimi zaman bir şiir olur,

kimi zaman bir öykü,ama her zaman gerçek olur.

 

Şiirlerinizde doğa, dağlar, rüzgârlar, toprağın sesi sıkça karşımıza çıkıyor. Bu doğa unsurlarını bilinçli olarak mı kullanıyorsunuz? 

 

Doğa, benim için sadece dış dünya değil;

bir iç dünya, bir hafıza ve bir tanıklık alanı.

Ben toprağı bir varlık gibi görürüm, 

dinlerim onu, bazen ondan öğrenirim.

Yazarken dağlara, rüzgârlara, toprak sesine dönmem boşuna değil;

çünkü ben oradan geldim.

 

Sizin için toprağın diliyle yazmak ne anlama geliyor?

 

Toprak dostum, Vatanım, rızkımı veren emeği anlatan var oluşum... 

Ben toprağı konuşan bir beden gibi görürüm.

Bazen çatlar, susuz kalır,

bazen doğurur,

bazen gömer,

ama hep taşır.

Acıyı da taşır, umudu da.

 

Toprak; kadının sabrıdır,

Göçün yorgunluğudur,

Halkın yarasıdır,

Çocuğun ilk adımıdır.

Ve bazen bir şiirin ilk mısrası olur:

 

Okurlarınıza bu kitapla nasıl bir duyguyu ulaştırmak istediniz? 

 

Bu kitabı okuyan herkes,

Yalnız olmadığını hissetsin istedim.

Bir annenin suskunluğunda kendi annesini,

Bir kız çocuğunun bakışında kendi yarasını görsün istedim.

Toprağına hasret kalanların,

Dili yasaklananların,

Varlığı sayılmayanların acısını tanısın ama o acının içindeki direnci de fark etsin istedim.

Haksızlık karşısında susanlar da suçludur, bunları bilsinler isterim. 

Ben sayfaları birer sığınak gibi düşündüm.

Kelimelerle omuz verdim okuruma,

"Senin yaşadığın, senin sustuğun şey yalnızca sana ait değil" demek istedim.

Çünkü bu kitap, yalnızca benim içimden geçen değil,

Hepimizin yarım kalmış cümleleriyle yazıldı.

 

Sayfaları kapattıklarında kalplerinde hangi cümle kalsın istersiniz?

 

“Acımız ortak, umudumuz da ortak olabilir.”

Bir umut gibi.

Çünkü insan olmak;

Acıya ortak olmakla,

Ekmeği paylaşmakla,

Ve hiçbir fayda gözetmeden

Bir kalbe dokunmakla mümkündür.

İşte o an,

Yani kendimizden vazgeçip bir başkasına yer açtığımız an,

Biz artık sadece yaşamıyoruz,

“İnsan oluyoruz.”

Sadece geçmişin yükünü taşımak için değil,

Geleceğin sesini duyurmak için yazdım.

Okurumun yüreğine yer açtım. 

Okurun kalbinde en az bir şiir,

En az bir öykü yuva kursun istedim.

Ve her biri sayfayı kapattığında,

Kendi iç sesine bir adım daha yaklaşsın hissetsin istedim …

 

 

 


Detaylı Bilgi İçin Bizi Arayın