1,500.00 ₺ ve Üzeri Alışverişlerinizde Kargo Bedava!
Ertan Akyüz: “Ben, İlk Ve Bozulmamış Olanı Arıyorum.”
Buradasınız: Anasayfa / Blog
8 Mart 2026, Pazar
Ertan Akyüz: “Ben, ilk ve bozulmamış olanı arıyorum.”
Ertan Akyüz: “Ben, ilk ve bozulmamış olanı arıyorum.”

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle basılan "Kör Tanrı'nın Rüyası", Ertan Akyüz'ün bilimkurgu, mitoloji ve felsefeyi iç içe geçirdiği çarpıcı bir roman. Hikâye, insanlığın kökeni, bilinç, evren ve Tanrı fikri üzerine kurgulanan geniş bir metafizik evrende ilerliyor. Romanın merkezinde, dünyanın farklı noktalarında aynı anda doğan iki çocuk var: Kağan ve Nelya. Bu iki çocuk, sıradan birer insan değil; evrenin kadim düzenine bağlı iki ruh parçası. Roman, Gnostik öğretiler, kadim mitler ve modern bilimkurgu unsurlarını harmanlayarak insanlığın unutulmuş kökenine, ruhun uyanışına ve evrensel bilincin yeniden hatırlanmasına dair epik bir anlatı kuruyor. İnsanlığın bir "unutuluş" içinde yaşadığı fikrinden hareket eden eser, okuyucuyu hem kozmik bir maceraya hem de derin bir varoluş sorgulamasına davet ediyor. "Kör Tanrı'nın Rüyası", sadece bir fantastik roman değil; insanın kim olduğunu, nereden geldiğini ve nereye gittiğini sorgulayan güçlü bir düşünsel yolculuk. Yazarla eseri hakkında bir söyleşi yaptık. Buyurun söyleşimize.


Yeni kitabınız hayırlı olsun Ertan Bey. Eserinizi beğenerek okudum. Eseri okuyanların da bana hak vereceğini düşünüyorum. İsminizi ilk kez duyacak olanlar için söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Ertan Akyüz kimdir?

Güzel sözleriniz için teşekkür ederim. "Ertan Akyüz kimdir?" sorusu... Bu dünyada bana biçilen isim, takılan bir etiket aslında. Ama ben o ismin ötesinde, unutuluşun ağır uykusuna dalmış insanlığa asıl yurdunu hatırlatmak için yazan biriyim. Görünenin ardındaki gerçeği arayan, bu büyük yanılsamanın farkında olan bir ruh parçasıyım. Yazmak benim için sadece edebi bir uğraş değil, varoluşsal bir isyan, hakikate doğru atılmış bir çığlıktır. 1974 yılında Almanya'da doğdum, yaşamımı burada sürdürüyorum ve aslen Zonguldaklıyım. Kendimi bildim bileli yazıyorum ve bu serüvene ilk olarak şiirle başladım. Şiirin hayatımdaki yeri hep ayrı oldu. Öyle ki ilk şiir ödülümü "Yarından Sonra" adlı şiirimle, değerli hocamız Fakir Baykurt'un elinden Avrupa Şiir Ödülü olarak aldım. Sonrasında bu ödülü birkaç kez daha kazanma onuruna eriştim. Ayrıca "Bahar Mektubu" adlı şiirimle TRT Dünya Birincilik Ödülü'ne layık görüldüm. İlk romanım "Sokak Köpeği Yalnızlığı" ile romantik, dram ve macera türünde bir eser verdim. Bunların yanı sıra kısa öyküler yazmaya devam ediyorum ve bugüne kadar tamamladığım 13 uzun metraj sinema senaryom var. Edebiyatın ve yazının farklı dallarında hep ürettim. Ayrıca okurlarımla buluştuğum, fikirlerimi paylaştığım "Feniks'in Yolculuğu" adında bir Instagram ve YouTube kanalım var. "Kör Tanrı'nın Rüyası" da işte tüm bu uzun yazın, birikim ve varoluş yolculuğunun bir sonucu.

358 sayfa olan eserin okuması keyifli ve rahat. Bu da bana, okumayla, yazmayla bir iç içeliğinizin olduğunu gösteriyor. Buna dayanarak sormak isterim: Kitap yazma yolculuğunuzda yazmaya dair herhangi bir eğitim aldınız mı, yoksa yazarlığınız daha çok kişisel bir birikimin ve yıllara uzanan bir deneyimin sonucu mu?

Herhangi bir akademik yazarlık eğitimi veya yaratıcı yazarlık kursu almadım. Benim okulum hayatın ta kendisi, yıllara yayılan derin okumalarım ve bitmek bilmeyen yazma pratiğim oldu. Şiirle başlayan, kısa öyküler, senaryolar ve romanlarla devam eden bu süreçte kendi dilimi, kendi üslubumu tamamen kendim inşa ettim. Bazen akademik eğitim, yazarın zihnini belli kalıplara sokabilir ve o doğal sesi törpüleyebilir. Ben bu kalıpların dışında kalarak, içimden geldiği gibi yazmayı seçtim. 358 sayfalık bu eserin okuyucuya akıp gitmesinin sırrı da sanırım burada; ortada teknik bir mühendislikten ziyade, yılların birikimiyle damıtılmış samimi bir akış var.

Kör Tanrı'nın Rüyası oldukça geniş bir fantastik, mitolojik ve felsefi evren kuruyor. Bu romanın teorik fikri nasıl doğdu ve yazım aşaması ne kadar zamanınızı aldı?

Bu romanın fikri, bir gecede ortaya çıkan sıradan bir ilham meselesi değildi. Yaklaşık on yıldır aralıksız sürdürdüğüm derin bir spiritüel ve ezoterik yolculuğun, hakikati arayışımın bir meyvesidir. Bu arayışta, genetik köklerimin uzandığı o kadim Anadolu coğrafyasının binlerce yıllık mistik hafızası ve sırları da bana rehberlik etti. Gnostik öğretilerle ve Anadolu'nun o derin irfanıyla harmanlanarak varoluşun gizli kalmış yönleriyle yüzleştiğim bu süreçte, bize sunulan bu dünyanın yalnızca bir sahne olduğunu, bir uyku hali yaşadığımızı daha net idrak ettim. "Kör Tanrı'nın Rüyası", işte bu uyanışın kurgu kisvesi altında sunulan bir çığlığıdır. Yazım aşaması ise hikâyeyi aklımda büyüttüğüm zamanı da katarsak bir yıldan az sürdü. Fakat bu süreç sadece masa başında geçirilen bir zaman dilimi değil, yoğun bir ruhsal çalışmaydı. Hatta sürecin bir noktasında tam 83 sayfa yazdım ve hepsini silmek zorunda kaldım. Çünkü o sayfalar, aktarmak istediğim hakikatin frekansına tam olarak ulaşamamıştı. Benim amacım sadece okunup kenara bırakılacak bir kitap yazmak değil, okurun zihnindeki kalıpları kıracak bir şey yaratmaktı. Bu yüzden her şeyi sıfırlayıp, o on yıllık birikimi kelimelere yeniden döktüm.

Kör Tanrı figürü romanda oldukça güçlü bir sembol olarak karşımıza çıkıyor. Bu figürün temsil ettiği anlamı okurlarınız için açıklar mısınız?

Romanda Kör Tanrı, karakterlerimizin içine doğduğu bu büyük ve kusurlu yapının, o büyük yanılsamanın mimarıdır. O, Kağan ve Nelya'nın karşısında duran, onları bu dünyada birbirlerinden ayıran ve uyutan o aşılması gereken ana duvarı temsil ediyor.

Romanın başındaki metafizik anlatım, okuru doğrudan kozmik bir hikâyenin içine çekiyor. Kağan ve Nelya'nın birleşmesi ise eserin en kritik anlarından biri olarak öne çıkıyor. Sizce bu iki karakterin birleşmesi, evrenin düzeni ve insan ruhunun yolculuğu açısından neyi simgeliyor?

Sorunun içindeki o detaya, romanın başındaki metafizik anlatıma gelirsek... Giriş bölümünü o şekilde kurgulamam tesadüf değildi. Hikâyeye doğrudan sıradan bir sahneyle başlamak yerine, okuru önce o kozmik boşluğa, her şeyin başladığı o saf bilincin parçalanma anına götürmek istedim. Romanın o ilk sayfaları, aslında karakterlerimizin bu dünyaya nasıl düştüklerinin sahnesidir. Okur o girişte, Kağan ve Nelya'nın henüz etten kemikten birer insan olmadan önceki evrensel hafızasına tanık oluyor. Bu bölüm, hikâyenin geri kalanında onların yaşayacakları kimlik karmaşasının, derin yalnızlığın ve arayışın temelini atıyor. Kağan ve Nelya'nın birleşmesi de işte tam bu noktada eserin kalbini oluşturuyor. Dünyanın farklı köşelerinde, birbirlerinden habersiz yaşarken içlerinde taşıdıkları o tanımlanamaz eksiklik hissi, roman boyunca bir gerilim hattı yaratıyor. Bir araya geldikleri o an, sadece bir kadın ve erkeğin kavuşması değil; giriş bölümünde okurun şahit olduğu o büyük kozmik kırılmanın onarılmasıdır. Sistemin onlara dayattığı unutuşun sona ermesidir. Romanın olay örgüsü içinde onların birleşmesi, Kör Tanrı'nın düzeninde açılan geri dönülmez bir gediktir.

İnsanın varoluşunu ve dünyayı sorgulama çabasında edebiyat ile felsefe arasında güçlü bir ilişki olduğu sıkça dile getirilir. Hatta bazıları edebiyatın felsefe olduğunu savunur. Neler söyleyeceğinizi merak ediyorum?

Edebiyat ve felsefe... Birbirinden ayrı gibi görünseler de, aslında aynı hakikat arayışının farklı araçlarıdır. Felsefe, insanın varoluşsal sancılarını, görünenin ardındaki mekanizmayı anlama çabasıdır; daha soyut ve kavramsaldır. Edebiyat ise bu soyut gerçeği insanın kalbine, ruhuna estetik bir biçimde yerleştirme sanatıdır. Benim dünyamda edebiyat, felsefenin beden bulmuş halidir. Sadece hoşça vakit geçirtecek bir hikâye anlatmak değil, insanın kendine tuttuğu bir aynadır. İçinde felsefi bir derinlik, bir soru barındırmayan edebiyat bence eksiktir.

Ertan Bey, uzun yıllara yayılan gözlemlerim bana şunu düşündürüyor: Yazmak kesinlikle tesadüfen gelişmiyor. Her yazar, karşı koyamadığı bir iç çağrının izini sürüyor; edebi eserler de bu iç çağrının yankısı olarak doğuyor. Siz yazarken neyin peşine düşüyorsunuz; sizi masaya oturtan, kelimelerle baş başa bırakan o iç çağrıyı nasıl tarif edersiniz?

Bu, dışarıdan gelen bir ilham perisinin fısıltısı ya da edebi bir heves değil. Bu, varoluşun ağırlığını taşıyan, bu dünyada bir şeylerin eksik olduğunu hisseden bir zihnin çığlığıdır. İnsan, bu evrene yabancı olduğunu hissettiğinde yazmaya başlar. Benim iç çağrım, içimizde uykuya yatırılmış o kadim bilinci dürtme, görünenin ardındaki gerçeği ortaya çıkarma zorunluluğudur. Yazmak, benim için varoluşsal bir başkaldırıdır; verili olana uyum sağlamayı reddeden bir ruhun, kendi hakikatini kelimelerle yeniden inşa etme çabasıdır. Masaya her oturduğumda, aslında sadece bir kurgunun peşine düşmüyorum; asıl olanı, ilk ve bozulmamış olanı arıyorum.

Her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir ve iyi bir yazarı diğerlerinden ayıran asıl özellik ne olmalıdır?

Aslı Hanım, toplum dediğimiz şey aslında sınırları önceden çizilmiş bir sahne gibidir. Bu sahneye ayna tutsanız ne olur? Sadece o yanılsamayı yansıtmış olursunuz. Edebiyatın geneline bir bakın... Bir polisiye roman okura katili buldurur ve geçici bir adalet hissi verir. Bir aşk romanı, iki insanın duyguları arasında okuru gezdirir. Bunların her biri, insan ruhunun bu dünyadaki yorgunluğunu dindirmek için kıymetli çabalardır. Onlar okura sığınacak limanlar inşa ederler. Fakat iyi bir yazarı diğerlerinden ayıran asıl özellik, hangi türde yazarsa yazsın, sadece o limanları inşa etmesi değil; insanın içsel karanlığına inebilme ve hakikatin soğuğuna katlanabilme cesaretidir. Gerçek bir yazar okurunu konfor alanından çıkarır, onu varoluşun uçurumunun kenarına getirir. Fakat bunu yıkım hevesiyle yapmaz. Onu o karanlık boşluğa itmek için değil; tam o uçurumun kenarında ona aslında kanatları olduğunu hatırlatmak için yapar bunu. Dünya edebiyatının önemli isimlerine bir bakın... Dostoyevski, Suç ve Ceza'da bizi Raskolnikov'un zihnine hapsettiğinde, aslında sadece bir cinayetin değil, insanın varoluşsal uçurumunun kenarına sürükler. Okurun ahlaki rahatını bozar; fakat o karanlığın içinde bile insana duyulan şefkati, vicdanın ışığını hissettirir. Ya da Gorki'nin Ana romanını düşünün... Gorki, o acımasız sistemin duvarlarını sadece sefaleti göstermek için yıkmaz; sömürülen insanın içindeki o diriliş ateşini, o umudu ve insanlık onurunu ortaya çıkarmak için yıkar. İşte iyi edebiyat böyle sarsıcıdır, kabukları kırar; ama o sarsıntının ardında insana duyulan o derin şefkat yatar. Çünkü büyük bir yazarın kelimeleriyle yıktığı her duvar, insan ruhunun o saf ışığının içeri sızabilmesi içindir.

Söyleşi yaptığım yazarlara şu soruyu soruyorum. Çünkü sosyal medya gerçekliği, dijitalleşen, yapay zekâlaşan bir gelecek içinde yaşıyoruz. O soru da şu: Edebi eserlerin gelecekte hiçbir karşılığının kalmayacağını, hatta edebiyatın bile tamamen ortadan kalkacağını savunanlar var. Bu fikre katılır mısınız?

Aslı Hanım, dijitalleşme veya sosyal medya kendi başına bir kötülük değildir; onlar sadece birer araçtır. Mesele, o aracı nasıl kullandığınızdır. Bugün milyonlarca insan, algoritmaların sunduğu sonsuz akışın içinde kayboluyor, bu sanal dünyanın pasif birer tüketicisi haline geliyor. Bu, sistemin insan zihnini uyuşturmak için bulduğu modern bir yöntemdir. Ancak, teknolojiyi tamamen reddetmek de başka bir körlük olur. Ben de sanal mecralarda varlık gösteriyorum. Fakat oradaki amacım o uyuşturucu akışın bir parçası olmak değil; tam tersine, insanların zihnine sorular bırakabilmek, uyanışın ateşini o kalabalıkların ortasına taşıyabilmektir. Biz bu dijital dünyayı, bizi uyuşturan bir zehir olarak değil; hakikati daha geniş kitlelere ulaştıran bir araç olarak kullanmalıyız. Bağımlılığın esiri olmadan, bilinçli bir şekilde o mecraları kullandığımızda, o çok korkulan teknoloji, uyanışın güçlü bir aracına dönüşebilir. Edebiyatın ortadan kalkacağı fikrine gelirsek... Buna asla katılmıyorum. Yapay zekâ kelimeleri yan yana dizebilir, ancak hiçbir makine, varoluşun o derin sancısını hissedemez. İnsanın içindeki o ilahi kıvılcımdan yoksundurlar. İnsan, bu evrende asıl yurdunu özlediği sürece, edebiyat asla susmayacaktır.

Ertan Akyüz'ün en sevdiği 5 yazar 5 eser ismini sorsak yanıtı ne olur?

Benim varoluşsal yolculuğumda iz bırakan, kelimeleriyle hakikatin farklı katmanlarına dokunan şu isimlerin yeri hep ayrı olmuştur:

  1. İhsan Oktay Anar - Puslu Kıtalar Atlası: Kurgunun içinde kurgu yaratarak, gerçeklik algısını felsefeyle altüst ettiği için.

  2. Philip K. Dick - Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?: İçine hapsedildiğimiz yanılsamanın doğasını en keskin şekilde görebilmiş ender yazarlardan olduğu için.

  3. Paulo Coelho - Simyacı: İnsanın kendi iç yolculuğunu, arayışını en duru, en saf dille anlattığı için.

  4. Wilbur Smith - Nehir Tanrısı: İnsanın bu dünyadaki en ilkel varoluş mücadelesini ve kadim hafızayı epik bir dille anlattığı için.

  5. Fyodor Dostoyevski - Suç ve Ceza: İnsanı karanlığın en dibine çekip, orada bile vicdanın ışığını gösterebildiği için.

Bana zaman ayırdığınız için teşekkür eder, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim.

Ben teşekkür ederim Aslı Hanım. Bu güzel sohbet için, kitabıma gösterdiğiniz ilgi ve ayırdığınız vakit için çok sağ olun. Size de çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Detaylı Bilgi İçin Bizi Arayın