Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Yüreğimin Avlusundaki Güvercinler, Nuray Beşerikli'nin 6 Şubat depreminin ardından kaleme aldığı, acının, hatıranın ve insanın varoluş mücadelesinin izini süren etkileyici bir anlatı. Bir annenin yaşadığı büyük kaybın ardından kalemle kurduğu bu içsel yolculuk, yalnızca bireysel bir yasın hikâyesi değil; aynı zamanda bir toplumun yaşadığı büyük felaketin tanıklığı. Şiir, anı ve öykü türlerinin iç içe geçtiği bu eser; yıkıntılar arasından yükselen umut, merhamet ve insan kalbinin dayanma gücü üzerine derin bir düşünme alanı açıyor. Yazar, yaşanan trajediyi yalnızca anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda acıyı anlamlandırmanın, hatıraları yaşatmanın ve insan kalbinde yeniden umut filizlendirebilmenin yollarını arıyor. Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları tarafından yayımlanan Yüreğimin Avlusundaki Güvercinler, felaketin ardından geriye kalanların hikâyesini, insan ruhunun kırılganlığı ve direnci üzerinden anlatan güçlü bir edebiyat metni. Buyurun söyleşimize.
Merhaba Nuray Hanım. Yeni çıkan eseriniz için sizi tebrik ederim. Eserinizi ilk okuyanlardan biriyim ve açıkçası eseri nefes almadan okudum. Yüreğimin Avlusundaki Güvercinler'in yazarı Nuray Beşerikli'nin kim olduğu sorusuyla söyleşimize başlayalım.
Merhaba Aslı Hanım, öncelikle kendimi anlatabilmem için böyle özel bir alan açmanız çok ince ve zarif bir davranış. Ayrıca böylesine güzel sorular hazırladığınız için size çok teşekkür ederim. Kitabımın Kalan Yayınları'ndan çıkmış olmasından dolayı büyük bir memnuniyet duyduğumu özellikle belirtmek isterim. Yazdıklarımın ve beraberinde taşıdığı değerin görünür olmasına vesile olduğunuz için Kalan Yayınları'na, Yılmaz Bey'e, Gizem Hanım'a ve size yürekten teşekkür ederim. Ben Nuray Bulgurcu Beşerikli.
Kimliğimin temelinde, inançlarımla şekillenen bir hayat anlayışı ve dürüst bir yaşam sürme gayreti vardır. Ancak kimliğin doğum tarihiyle başlayan sabit bir yapı ya da "bitti" denilen bir varış noktası olmadığını düşünüyorum. Bana göre kimlik; değişebilen ve insanın kendisine doğru ilerlediği bir yolculuktur. Ben her şeyden önce bir anneyim. Fakat insanın çoğu zaman kendisine biçilen roller içinde gerçek benliğini unutabildiğini ve onu ancak hayatın derin sarsıntılarıyla yeniden bulabildiğini düşünenlerdenim. Çocukluğumdan beri, anlatacak bir derdi olduğunda yazan; her şeyin görünenin ötesinde bir anlam taşıdığına inanan ve o anlamı kelimelerle görünür kılmaya çalışan biriyim. Geriye kalan ne varsa bunun bir yan ürünü...
Yüreğimin Avlusundaki Güvercinler, 5 bölümden oluşuyor. Toplam 168 sayfa. Deprem felaketinin ardından yazılmış oldukça kişisel ve derin bir anlatı. Bu kitabı yazma süreci sizin için bir yüzleşme mi yoksa bir iyileşme yolu mu oldu?
Yüzleşmeden yaşananları kabul edemezsiniz. Kabul ettiğinizde iyileşme başlar. Kabul etmek de zaman isteyen bir süreçtir. Bu kitap önce yüzleşmeyi, daha sonra kabullenmeyi getirdi. Benim için zorlu bir süreçti; hatta çok zor. Yazarak anlatmanın iyi geldiğini bizzat deneyimlerken, burada iyileşmekten neyi kastettiğiniz önemlidir. İyileşmek yeniden mutlu olmak mıdır, yoksa acıyla birlikte yürümek mi? Belki evet. Belki hayır. Belki de artık o sorunun cevabını aramamaktır. Fakat unutmak olmaz. Olmasın da! O zaman benden geriye ne kalır?
Kitabınızın 7. sayfasındaki "Neden Yazdım" adlı bölümü okurken çok duygulandım, 6 Şubat günlerine geri döndüm. İçim buruldu ve bir süre kalakaldım. Benim için normale geri gelmek kolay olmadı. Eminim sizin için de öyledir. Bu vesileyle kitabı yazma sürecinde sizi en çok zorlayan bölümün hangisi olduğunu sormak isterim?
"Yer Yarılırken / Parçalanma" adını verdiğim ilk bölümü yazarken çok zorlandım. Hayatımızın orta yerinden kırıldığı, parça parça olduğumuz en zor zamanlardı. Yaşadıklarımızı anlayamayacak kadar şaşkın, önceden asla hazırlıklı olamayacak kadar çaresizdik. Kerbela toprağında, bir savaş alanında gibiydik. Yazarken gerçekten çok zorlandım. Olanların şiddetini anlatırken kelimeler yetmiyordu. Fakat duygular ince bir ayar istiyordu. "Bunları ben mi yaşadım?" hayreti içinde, gerçekliğinden hâlâ kuşku duyduğum bir âlemde gibiydim. Özellikle enkazdaki günleri anlatan "Lastik Çizmeler" ve "Fındık Kabukları" öyküleri, çok katmanlı hadiselerin ve duyguların ağırlığı altında yazıldı.
Kitabınızda acı, yas ve hatıra temalarının iç içe ilerlediğini görüyoruz. Okur, bir yandan kaybın yarattığı derin boşlukla karşılaşırken, diğer yandan hatıraların insanın hayatındaki yerini yeniden düşünmeye davet ediliyor. Sizce insan yaşadığı büyük acıları gerçekten aşabiliyor mu, yoksa insanın yaptığı şey, zamanla bu acılarla yaşamayı öğrenmek midir?
Bakın, acı geçmiyor. Bilakis zamanla daha derine iniyor, içinize çörekleniyor. Özlem artıyor, ihtimaller büyüyor. Ben çocuklarımın zamanda var olmasından öte, var olma ihtimallerine alışmışım. Hâlâ onlarla ilgili dili geçmiş cümleler kuramıyorum. Gidenin izi acıtarak kalıyor, kalacak. Zamanla bu acıyla yaşamayı öğreniyorsun demeyelim; öğrenmek zorunda kalıyorsunuz. Fakat bir zaman sonra acıyı nereye kanalize ettiğiniz de önemli. Kaybettiklerimizden sonra zihnin anlam araması, bağlantılar kurması, sessizce sorgulaması, hatıralara dalması aslında bir zayıflık değil. Acının içinde bile sevgiyle düşünebilmek... Aslı Hanım, ben artık çocuklarımın nasıl öldüğünü değil, nasıl yaşadıklarını anlatmak istiyorum. Hatıraları, isimleri yaşasın; başkalarına uzanan bir yol olsun istiyorum.
Nuray Hanım, kitabınızda sık sık inanç, kader ve ilahi adalet gibi kavramlara değiniyorsunuz. Böylesi büyük felaketler insanı yalnızca kayıplarla değil, aynı zamanda anlam arayışıyla da baş başa bırakıyor. Sizce böylesi yıkıcı deneyimler karşısında inanç, insanın acıyı anlamlandırmasına ve hayatla yeniden bağ kurmasına nasıl katkı sağlıyor?
Zor durumlarda insan, inancı sayesinde kendini koruyabiliyor; acıya daha kolay dayanabiliyor. Şimdi size "En kaygı verici duygu nedir?" denilse, çoğu insanın cevabı muhtemelen "ölüm" olacaktır. İnanç, işte bu korkuyla başa çıkma konusunda insana gerçekten güç veriyor. Ölümden sonraki hayatın varlığına inanan bir kişi, ölüm gerçeğiyle karşılaştığında bunu bir yok oluş değil, sonsuz bir hayatın ebedî başlangıcı olarak görür. Oysa ikinci bir hayat inancı taşımayan birinin, yok olma ve bilinmezlik duygusuyla baş etmesi çok daha zordur. Biz Allah'a sığındık; O'ndan sabır ve dayanma gücü diledik. Dua, manen insanı rahatlatan ve yalnız olmadığı duygusunu hissettiren sağaltıcı bir yol bizim için.
Deprem gibi büyük bir toplumsal travmanın ardından insanlar yalnızca fiziksel kayıplarla değil, aynı zamanda derin bir psikolojik ve duygusal yıkımla da karşı karşıya kalıyor. Böyle dönemlerde edebiyatın rolü sizce nedir?
Siz de bilirsiniz, edebiyat tarih ve kimlik bilincini geliştiren bir alandır. Felaketlerin toplumsal hafızada bıraktığı derin izleri, acıları ve dayanışmayı kayıt altına alan bir hafıza köprüsü kurar öncelikle. Yıkım sonrası şok, yas ve travma süreçlerini anlatarak kişisel acıları evrenselleştirir ki bence edebiyatın en güçlü yanı da budur: Okuyucunun başkasının acısını hissetmesini sağlaması. Mesela bir haber "10.000 kişi öldü" diyebilir; ama bir hikâye tek bir insanın hayatını anlatır ve o acıyı görünür kılar. Yani uzak olayları duygusal olarak yaklaştırır. Bu da toplumsal yıkımın getirdiği süreçlerde yaşananları anlamlandırarak iyileşmeye katkı sağlar. Ancak bu dönemlerde edebiyata ve sanata düşen asıl görev, kasten ya da ihmalleri nedeniyle felakete ve zulme sebep olan odaklara karşı net bir tutum almasını bilmektir.
Nuray Hanım, 6 Şubat depremlerinin üzerinden zaman geçti. Fiziksel olarak şehirlerin yeniden inşa edilmeye çalışıldığını görüyoruz; yollar, binalar ve yeni yaşam alanları kuruluyor. Bunlar olumlu gelişmeler. Sizce Hatay'ın eski güzel zamanlarına kavuşması için nelerin değişmesi gerekiyor?
Hatay gibi büyük bir deprem yaşamış ve ağır yıkım görmüş bir şehrin gerçekten "eski güzel günlerine" kavuşması sadece binaları yeniden yapmakla olmaz. Şehrin fiziksel, ekonomik, sosyal ve kültürel olarak yeniden kurulması gerekir. Bence en önemlisi, tarihî ve kültürel kimliğinin korunması konusudur. Çünkü Hatay sadece bir şehir değil, çok eski bir medeniyet merkezidir. "İnsanlar bir şehre kimliği için bağlanır" esasından yola çıkarsak; Saint Pierre Kilisesi, Ulu Camii, Köprü ve Uzun Çarşı gibi yerler restore edilip şehir hayatının merkezi hâline getirilmelidir. Ayrıca deprem yaşayan şehirlerde en görünmeyen sorun travmadır. Psikolojik destek programları, sosyal merkezler, eğitim ve kültür alanları, sanatsal etkinlikler ve mahalle yaşamını yeniden kurmak, orada yaşayan insanların hayatında yeniden umut bulmasına katkı sağlayacaktır diye düşünüyorum.
Nuray Hanım, depremden hemen sonra Türkiye'nin dört bir yanından Hatay'a büyük bir dayanışma dalgası yükseldi; insanlar yardım topladı, gönüllüler bölgeye koştu. Bununla birlikte, zaman geçtikçe bu dayanışma duygusunun zayıfladığı yönünde eleştiriler de dile getirildi. Siz Hataylı biri ve bu acıyı birebir yaşamış bir yazar olarak bugün topluma baktığınızda ne düşünüyorsunuz? Türkiye gerçekten Hatay'la uzun soluklu bir dayanışma kurabildi mi, yoksa deprem acısı zamanla gündemden düşüp yalnızca Hataylıların omuzlarında kalan bir yük hâline mi geldi?
Öncelikle şunu unutmamak lazım: 6 Şubat depremleri sırasında en büyük yıkımı yaşayan şehir Hatay/Antakya oldu ve on binlerce insan hayatını kaybetti. Şehrin yapı stokunun yaklaşık üçte biri kullanılamaz hâle geldi. İlk günler değil ama ilk dönemde çok güçlü bir dayanışma vardı. Depremin hemen ardından Türkiye'nin dört bir yanından gönüllüler, yardım kampanyaları, sivil toplum kuruluşları ve belediyeler Hatay'a yardım gönderdi. Toplumda çok güçlü bir dayanışma duygusu oluştu. Devlet ve kurumlar açısından süreç hâlâ devam ediyor. Bu açıdan bakınca kurumsal olarak süreç tamamen bitmiş değil. Ama toplumun gündeminde bu durumun zamanla gerilediği de bir gerçek. Depremin üzerinden yıllar geçtikçe ülke ve medya gündemi değişti. Bu yüzden deprem ve Hatay meselesi ilk aylardaki kadar konuşulmuyor. Hatay'da yaşayanlar için ise süreç hâlâ çok ağır seyrediyor. Şehirde barınma, iş ve altyapı gibi sorunların devam ettiği; insanların hâlâ yeniden hayat kurmaya çalıştığı ve sıkıntıların sürdüğü açıkça ortada. Hataylı için deprem bitmiş bir olay değil, hâlâ devam eden bir gerçek. Bu yüzden yükün büyük kısmını bugün hâlâ Hatay'da yaşayan insanlar taşıyor.
Her insanın iyi edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir ve iyi bir yazarı diğerlerinden ayıran asıl özellik ne olmalıdır?
Yazar, en temel anlamıyla düşüncelerini, gözlemlerini ve hayal gücünü yazıya döken kişidir. Ama daha derin anlamda yazar; okuyucunun zihninde bir dünya inşa eden, duyguları, fikirleri ve deneyimlerini etkili bir biçimde aktarandır. Yazar sadece "yazan kişi" değil; aynı zamanda bir anlatıcı, gözlemci ve bir düşünürdür. Yazarın en temel sorumluluğu ise okuyucuya doğru, etkili ve anlamlı bir şekilde aktarım yapmasıdır. Yazdıkları sadece kelimeler dizisi değil, bir mesaj veya deneyim sunmalıdır. Ben her zaman "Yazarın bir derdi olmalı." derim. Ayrıca yazar, okuyucuya bir his, bir fikir veya bir bakış açısı kazandırmalıdır. Kendi dünyasını başkalarının dünyasına aktarırken bile, kendine olduğu kadar okuyucuya karşı da sorumluluk duyması gerekir diye düşünüyorum. Bence iyi bir yazar, kelimeleri yerinde ve hesaplı kullanarak okura öğreten, dikte eden bir biçimde değil; samimi ve doğal bir üslupla yazmalıdır. Çünkü dayatılan bir şey ters teper; dahası okur bunu samimi bulmaz. Yazar önce kendini ve diğer insanları sorgulamalı, tanımalı, sorunu fark etmeli ve detayların farkında olarak bunları bir araya getirmesini bilmelidir. "Yazar kimdir? İyi bir yazar nasıl olmalı?" sorularına bir yazar olarak değil, bir okur olarak cevap verdiğimi bilmenizi isterim. Ben henüz "yazan"ım. Ama biliyorum: "Kötü yazar anlatır, iyi yazar gösterir."
Söyleşi yaptığım yazarlara şu soruyu soruyorum. Çünkü sosyal medya gerçekliği, dijitalleşen, yapay zekâlaşan bir gelecek içinde yaşıyoruz. O soru da şu: Edebi eserlerin gelecekte hiçbir karşılığının kalmayacağını, hatta edebiyatın bile tamamen ortadan kalkacağını savunanlar var. Bu fikre katılır mısınız?
Bu fikre kesinlikle katılmıyorum. Öncelikle edebiyat tek başına değildir. Hem anlam bakımından hem de etkileri açısından geniş bir yelpazede diğer kurumlar ve bilimlerle iç içedir. Tarih için, felsefe için, sosyoloji için edebiyat bir ihtiyaçtır. İnsanın yaşadığı toplumsal dünyada içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtulmasına, kendini ve ötekini anlatmasına, anlamasına hizmet eder. Bir insan edebiyat ile kendini anlatırken aslında kendinden ötekine bir yol açar. Böyle bir yolun kapanacağını hiç düşünmüyorum; buna yapay zekânın da gücü yetmez. "Edebiyat; hayatı mümkün olduğu kadar gerçek kılmak için çaba sarf etmektir," diye tanımlıyorum. Yüzümüze tutulmuş bir aynada, tüm farklılıklara rağmen gördüğümüz yine bizim aksimiz değil mi? Zekânın yapay olduğu yerde, gerçek de gerçek olmaz. Evet, çoğu edebi eser zamanla unutulabilir. Ama güçlü eserler "klasik" olur. Edebiyat hiçbir zaman tamamen yok olmaz; sadece seçilerek kalır.
Nuray Beşerikli'den 5 eser 5 yazar ismi önermesini istesek neler önerir?
Son dönemlerde okuyup beni etkisi altına alan kitaplardan Laetitia Colanbani'nin Saç Örgüsü kitabını özellikle önermek isterim. Üç kadın, üç hayat, üç kıta ve tek bir talep: özgürlük. "Hayır" deme özgürlüğü ve bunun gücünü keşfeden kadınların hikâyesi. Yazarın anlatım dili çok etkileyici.
2- Stefan Zweig: Olağanüstü Bir Gece (Yazarın uzun öyküleri, kısa bir roman tadında)
3- Sabahattin Ali: Kuyucaklı Yusuf (ve diğer tüm eserleri)
4- Fakir Baykurt: Yılanların Öcü üçlemesi / Irazca'nın Dirliği
5- Reşat Nuri Güntekin deyince akla ilk gelen Çalıkuşu... Elbette çok güzel, ama ben özellikle Acımak adlı eserini öneriyorum.
Vakit ayırıp sorularımı yanıtladığınız için teşekkür ederim. Eserinizin okurları bol olsun.
Ben teşekkür ederim.