Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle basılan Canan Keleş Oruç'un Ruhun Kutsal Bahçesi - Bilinçaltında Saklı Hikâyeler isimli eseri okurlarla buluştu. Eser, çağdaş bireyin parçalanmış iç dünyasına hem psikolojik hem de spiritüel bir okuma öneren, disiplinler arası bir metin olarak konumlandırılabilir. Kitap; bilinçaltı, nörobilim, nefes teknikleri, çakra sistemleri ve travma izleri gibi farklı bilgi alanlarını tek bir “içsel dönüşüm anlatısı” içinde birleştiriyor. Metnin merkezinde, insanın kendi içsel alanıyla kurduğu ilişkinin niteliği yer alıyor. Bu bağlamda eser, yalnızca bir kişisel gelişim kitabı değil; aynı zamanda modern insanın anlam arayışına yönelik bir hafıza, kimlik ve bilinç çözümlemesi olarak okunabilir. Kitap, bilimsel (nörobilim), psikolojik (travma ve bilinçaltı) ve spiritüel (enerji, reenkarnasyon, şifa) katmanları bir araya getirerek, Türkiye’de son yıllarda yükselen “içsel dönüşüm literatürü” içinde dikkat çekici bir örnek sunuyor. Biz de yazarla yeni çıkan eseri hakkında bir söyleşi yaptık. Buyurun söyleşimize.
Yeni kitabınız hayırlı olsun Canan Hanım. Söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Canan Keleş Oruç kimdir?
1972 yılında Tokat Turhal’da doğdum. İktisat ve Kamu Yönetimi mezunuyum. Evliyim, iki çocuk annesi ve iki torun sahibiyim. Ankara’da yaşıyorum. Hayatımın dönüm noktası, özel bir hastanede bölüm yöneticiliği yaptığım dönemde nefes çalışmaları ve meditasyonla tanışmam oldu. Nefesimle birlikte kendimle kurduğum içsel bağ derinleştikçe, yaşamı daha geniş ve daha derin bir perspektiften görmeye başladım. Kendime daha önce hiç sormadığım soruları sormaya cesaret ettikçe, hayatımda yeni kapılar birer birer aralandı. Bu süreçte katıldığım eğitimler ve sertifika programları, içimdeki öğrenme ve keşfetme arzusunu daha da büyüttü. Her bir eğitim, yaşamı, duyguları ve bedenin dilini daha derin bir yerden sorgulamama alan açtı. Zamanla içimdeki bu çağrıyı daha fazla erteleyemedim ve hastanedeki yöneticilik görevimden ayrılarak tüm odağımı danışanlarıma ve araştırmalarıma yönlendirdim. Yaklaşık altı yıldır bilişsel danışmanlık yapıyorum. İşimi büyük bir sevgiyle ve tutkuyla sürdürüyorum.
Canan Hanım, 221 sayfa olan eserinizi beğenerek okudum. Kanaatimce her eser, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; sebepsiz yazılan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum. Bu kitabı kaleme almanıza yol açan temel ihtiyaç neydi?
Aslında tek cümleyle daha çok insana katkı olabilmek. Kendimle kurduğum içsel bağ derinleştikçe yaşamımdaki dönüşümler yalnızca benim dönüşümümle sınırlı kalmadı; danışanlarımın da yaşamlarında gözlemlediğim olumlu değişimler, bu yolculuğun ne kadar kıymetli olduğunu bana yeniden ve yeniden hatırlattı. Bu kitabın çıkmasında en büyük ilham kaynağım, her çalışmada bana güvenen ve bilgilerin kitaplaşması ve daha çok kişiye ulaşması için beni yüreklendiren danışanlarım oldu. Benim de içimde büyüyen bu farkındalıkla, daha fazla insana katkı olabilme niyetiyle bu kitabımı yazmaya başladım. Son yıllarda hem bireysel hem de kolektif düzeyde oldukça zorlu süreçlerden geçiyoruz. Küresel ölçekte yaşanan savaşlar, ekonomik belirsizlikler, artan şiddet olayları ve bağımlılıkların yaygınlaşması; hepimizin psikolojik durumlarını doğrudan etkiliyor. Bununla birlikte medya ve dijital platformlar aracılığıyla sürekli maruz kalınan yoğun içerik akışı, korku ve kaygı düzeylerini artırarak bireyin içsel dengesini zorlayabiliyor. Bu durumun, bireyin dikkatini dış dünyaya yönelttiğini ve içsel süreçleriyle kurduğu bağı zayıflattığını gözlemliyorum. Oysa psikolojik sağlamlığın ve duygusal dengenin, büyük ölçüde insanın kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkinin niteliğiyle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Bu kitabı, okuyucunun kendi içsel süreçlerini fark etmesine, duygu durumlarının altında yatan kök inançları görmesine ve tekrar eden yaşam döngülerini daha bilinçli bir şekilde değerlendirmesine katkı sunmak amacıyla kaleme aldım. Çünkü inanıyorum ki insan, hakikati dışarıda aramayı bıraktığında, kendi içindeki bilgelikle temas etmeye başlar.
Nörobilim ile spiritüel öğretileri aynı düzlemde buluşturma çabanız oldukça dikkat çekici. Ancak bu yaklaşım, özellikle bilimsel katılık arayan çevrelerde zaman zaman eleştiriyle karşılanabiliyor. Sizce bu iki farklı epistemolojik alan gerçekten ortak bir zeminde uzlaşabilir mi?
Aslında burada uzlaşmaktan çok, tamamlanmadan söz etmek istiyorum. Nörobilim ve spiritüel öğretiler farklı temellere dayanıyor gibi görünse de, ikisi de insan deneyimini anlamaya çalışıyor. Nörobilim bunu ölçülebilir veriler, beyin süreçleri ve biyolojik mekanizmalar üzerinden ele alırken; spiritüel öğretiler daha çok deneyimlenen, hissedilen ve içsel farkındalıkla ortaya çıkan alanı inceliyor. Ben bu iki alanın çatışmasından değil, birbirini tamamlamasından yanayım. Benim yaklaşımım bu iki alanı birbirine karşıt konumlandırmak değil, aksine birbirini zenginleştiren bu iki dili birlikte okuyabilmektir. Bugün artık biliyoruz ki; meditasyon, farkındalık çalışmaları nörobilimsel olarak da beyinde ölçülebilir değişimler yaratıyor. Bu da aslında bu iki alanın tamamen ayrı değil, belirli noktalarda kesişebildiğini gösteriyor. Evet, her şey ölçülebilir değil. Ama ölçülemeyen her şey de değersiz de değildir. Özellikle duygu, anlam ve içsel deneyim alanında, insanın yaşadığı dönüşümü göz ardı edemeyiz. Nörobilim bunun bedendeki karşılığını, sinir sistemi üzerinden açıklar; spiritüel yaklaşım ise o deneyimin derinliğine temas eder. Ben insanı sadece zihinsel ya da sadece spiritüel bir yerden ele almıyorum. Çünkü deneyimlediğimiz her şey aslında merkezi sinir sistemimizden geçiyor. Nörobilim bunun nasıl çalıştığını anlatıyor; spiritüel yaklaşım ise bu deneyimin anlamını. Kitabımda özellikle üzerinde durduğum nefes çalışmaları düzenli yapıldığında parasempatik sinir sistemini, vagus sinirini, kalp ritmini, dolaşımı düzenler, bedene “güvendeyim” sinyalini gönderir. Ben kitabımda ikisini birlikte vurgulayarak özellikle yazdım. Ayrı olamayacaklarını da düşünüyorum, var olan bu bütünlüğü görünür kıldım.
Kitabınızda “içsel dönüşüm” kavramını sıklıkla kullanıyorsunuz. İçsel dönüşüm, bir tür kimliğin yeniden inşası mı yoksa içsel dönüşüm derken ne anlamalıyız?
İçsel dönüşüm, eski kimliği yok etmek değil; zaten içinde olanı görünür kılmaktır. Onun farkına vararak daha bilinçli bir benlik alanı oluşturmaktır. Değişmekten çok, kendini daha derinden görmektir. Kendi iç dünyasında taşıdığı görünmez sınırların, eski inanç kalıplarının ve öğrenilmiş korkuların nazikçe fark edilip dönüştürüldüğü derin bir içsel süreçtir. Kitabımda içsel dönüşümü sadece teorik bir kavram olarak bırakmadım; okuyucunun bunu kendi deneyimleyebileceği bazı farkındalık çalışmalarına da yer verdim. Bu pratikler aslında kişinin kendi iç dünyasıyla temas kurmasını amaçlıyor. Buradaki temel niyetim, kişinin kendini gözlemleyebileceği alanlar açmak; aynı zamanda sorularla da bunu destekliyorum; çünkü bazen doğru soru, cevaptan daha dönüştürücü olabiliyor.
Son dönemlerde “modern insanın dış dünyaya yönelmiş dikkati ile içsel farkındalık düzeyi arasında ciddi bir kopuş olduğunu” söyleyen uzmanlar var. Siz bu fikre katılır mısınız?
Maalesef üzülerek katılıyorum; bu, benim kitabımı yazma sebeplerimden biridir. Çünkü son yıllarda hem bireysel hem de kolektif düzeyde oldukça zorlu süreçlerden geçiyoruz. Küresel ölçekte yaşanan savaşlar, ekonomik belirsizlikler, artan şiddet olayları ve bağımlılıkların yaygınlaşması; hepimizin psikolojik durumlarını doğrudan etkiliyor. Bununla birlikte medya ve dijital platformlar aracılığıyla sürekli maruz kalınan yoğun içerik akışı, korku ve kaygı düzeylerini artırarak bireyin içsel dengesini zorlayabiliyor. Bu durumun, bireyin dikkatini dış dünyaya yönelttiğini ve içsel süreçleriyle kurduğu bağı zayıflattığını gözlemliyorum. Oysa psikolojik sağlamlığın ve duygusal dengenin, büyük ölçüde insanın kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkinin niteliğiyle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Bu kitabı, okuyucunun kendi içsel süreçlerini fark etmesine, duygu durumlarının altında yatan kök inançları görmesine ve tekrar eden yaşam döngülerini daha bilinçli bir şekilde değerlendirmesine katkı sunmak amacıyla kaleme aldım. Çünkü inanıyorum ki insan, hakikati dışarıda aramayı bıraktığında, kendi içindeki bilgelikle temas etmeye başlar.
Kitabınızda “Bedenin Sessiz Dili” bölümünde fiziksel rahatsızlıkları duygusal karşılıklarla eşleştiriyorsunuz. Duygular gerçekten bu denli belirleyici olabilir mi; örneğin kanser gibi ciddi hastalıkların artışında da bu tür duygusal süreçlerin etkisinden söz etmek mümkün mü?
Duygularımızın, bastırdığımız hislerin, söyleyemediğimiz sözlerin ve çözümlenmemiş çatışmaların çoğu, farkında olmadığımız şekillerde fiziksel bedenimize yansır. Zihin ve beden birbirinden ayrı çalışan iki parça değildir; aksine, aynı hikâyenin farklı dillerde konuşan iki anlatıcısı gibidir. Ne zaman duygusal olarak sıkışır, görmezden gelir ya da içimizde taşıdığımız yükleri ifade edemezsek, beden bu yükleri kendi dilinde anlatmaya başlar. Bir ağrı, bir gerilim, bir hassasiyet ya da tekrar eden bir rahatsızlık aslında çoğu zaman “beni duy” diyen içsel bir işarettir. Amaç teşhis koymak değil; bedenin verdiği mesajı fark etmek, kendi iç dünyamızla daha derin bir bağ kurmak ve bütünsel farkındalığı güçlendirmektir. Her fiziksel belirti, kendimize daha yakından bakmamız için bir davettir. Bu daveti şefkatle, merakla ve yargısızca kabul etmek, rahatsızlığın çözülmesinde ilk adımdır aslında. Ama özellikle kanser gibi (kontrolsüz hücre büyümesidir) çok faktörlü hastalıklarda tek bir nedene indirgeme yapmak doğru değildir. Benim yaklaşımım, hastalığı açıklamak değil; bedenin duygusal deneyimi nasıl taşıdığına dair farkındalık geliştirmektir.
Reenkarnasyon ve geçmiş yaşam anlatıları, gerçekten bir hakikat mi yoksa modern insanın travmasını anlamlandırmak için ürettiği bir mit mi? Neler söyleyeceğinizi merak ediyorum.
Reenkarnasyonun bir mit olduğunu düşünmüyorum; ancak bu kitapta amacım okuyucuyu belirli bir inanca yönlendirmek değil. Aksine, bilimsel araştırmalar ve yaşanmış gerçek hikâyeler ışığında bu kavramı ele alarak, okuyucunun kendi içsel değerlendirmesini özgürce yapabileceği bir alan sunmayı hedefliyorum. Bu nedenle, reenkarnasyon kavramını açıklayarak başlamak benim için anlamlı bir başlangıç noktası olacaktır.
Reenkarnasyon kavramı, Latince “en carné” kökünden türeyen ve “bir bedende can bulmak”, “yeniden bedenlenmek” anlamına gelen bir anlayışı ifade eder. Bu yaklaşıma göre insan, yalnızca bedenden ibaret değildir; özünde süreklilik gösteren bir bilinç ya da ruh barındırır. Ölüm, bu bilincin sonu değil; farklı bir varoluş formuna geçişi olarak ele alınır. Tasavvuf geleneğinde bu düşünce, çoğunlukla tenasüh kavramı üzerinden ifade edilir. Ruh göçü, yeniden doğuş ve tekrar bedenlenme gibi terimler, bilincin tek bir yaşamla sınırlı olmadığına işaret eden kadim yorumlardır. Benzer biçimde, Hinduizm, Budizm, Antik Yunan felsefesi ve birçok yerli kültürde de bilincin sürekliliğine dair izlere rastlanır. Her insan bir hikâye taşır. Her acı, her korku, her sevgi iz bırakır ve hiçbir şey evrende tamamen kaybolmaz, form değiştirir.
Geçmiş yaşam araştırmaları deyince, dünya literatüründe geniş ve titiz bilimsel çalışmalar yapan isimlerden biri de Dr. Ian Stevenson’dır. Kanadalı-Amerikalı psikiyatrist Stevenson, Virginia Üniversitesi'nde psikiyatri profesörü olarak uzun süre görev yaptı ve 1950’lerden 2000’lere kadar 2500’den fazla çocuk üzerinde sistematik vaka çalışmaları yürüttü. Stevenson’un en dikkat çekici keşiflerinden biri, çocukların anlattıkları geçmiş yaşam anılarının yanı sıra, doğum lekeleri ve fiziksel işaretlerin önceki yaşamda tarif ettikleri yaralanmalarla örtüşmesi oldu. Stevenson, bu vakaları incelerken yalnızca çocukların anlatılarını değil, tıbbi kayıtları, otopsi raporlarını, yerel belgeleri ve tanık ifadelerini de karşılaştırarak bilimsel bir doğrulama yöntemi uygulamıştı. Onun çalışmaları, “geçmiş yaşamlar” fikrini spiritüel bir kavram olmaktan çıkarıp, araştırılabilir klinik bir olgu hâline getiren ilk büyük adımlardan biri olarak kabul edildi.
1980’lerin başında, Columbia Üniversitesi ve Yale Tıp Fakültesi mezunu ve Miami’deki Mount Sinai Tıp Merkezi'nin Psikiyatri Bölümü'nün kurucusu olan, uzun yıllar akademik ve klinik çalışmalarda bulunan ünlü psikiyatrist Dr. Brian Weiss, regresyon terapisi ve geçmiş yaşam anıları üzerine yapılan modern çalışmaların öncülerinden biri hâline geldi.
Türkiye’de modern ruhçuluk çalışmalarının öncülerinden biri olarak kabul edilen Dr. Bedri Ruhselman’ın temel varsayımı şudur: İnsan, yalnızca biyolojik bir organizma değildir; bedene doğan asıl varlık ruhtur. Beden, ruhun madde âlemindeki deneyimini mümkün kılan geçici bir araçtır. Bu nedenle yaşam, ruhsal evrimin kesintisiz döngüsünde bir kesit olarak değerlendirilmelidir.
Nörobilim bize şunu gösterir: Beyin, geçmiş, şimdi ve gelecek arasında net bir zaman ayrımı yapmaz. Duygusal olarak yüklenmiş bir deneyim – ister bu yaşama, ister çocukluğa, ister sembolik bir anlatıya ait olsun – sinir sistemi tarafından “şimdi oluyormuş gibi” algılanır. Bu nedenle regresyon sırasında ortaya çıkan imgelerin: geçmiş yaşam mı, çocukluk anısı mı, kolektif bilinçten gelen sembolik bir anlatı mı olduğundan ziyade, hangi duyguyu taşıdığı ve bugünkü yaşamı nasıl etkilediği terapötik açıdan belirleyicidir. Ortada ciddi bir sorun varsa, bu sorunun ilk başlangıcı önemlidir. Geçmiş yaşam veya mevcut olan yaşamının hangi evresinde olduğu fark etmez. Önemli olan ilk başlangıcıdır. O an, o duruma hangi duyguyu yükledi ve yaşamı boyunca o duyguyu tetikleyen olayları hayatına çekti. Sorun da, çözüm de işte bu başlangıç anında saklıdır.
Dr. Ruhselman der ki: “Ruhun amacı gelişmektir; deneyim bunun aracıdır. Her yaşam, ruhun kendi karanlığını aydınlattığı bir fırsattır. Her döngü, ruhu daha bütün bir varoluşa taşır. Reenkarnasyon, bu nedenle bir ‘yeniden doğuş’ değil, ruhun kendi özüne doğru yaptığı uzun yolculuğun her aşamasıdır.”
Dünyaca tanınmış psikiyatristlerin ve bilim insanlarının geçmiş yaşam temaları üzerine yürüttükleri çalışmalara, kendi danışanlarımdan edindiğim vaka deneyimlerini kitabımda yer verdim. Danışanlarımla yaptığım seanslarda, erken dönem çocukluk ve anne karnı çalışmalarında, danışanların bazen kendi yaşamlarıyla ilgisi olmayan sahneler anlattıklarına şahit oldum. Ölüm anlarını, farklı coğrafyaları, farklı kimlikleri… Üstelik çoğunun geçmiş yaşam inancı bile yoktu. Zamanla şunu fark ettim: Eğer kişinin bugünkü sorunlarının kökü daha eski bir deneyime dayanıyorsa, bilinç onu doğrudan o başlangıç noktasına götürüyordu. Bu, bir inanç meselesi değildi. Bir yönlendirme de değildi. Tamamen kendiliğinden açılan bir kapıydı.
Aslında burada en önemlisi; kaç hayat yaşadığımız değil, bu yaşamda ne kadar farkında olduğumuzdur. Bu yaşamda kendi doğrularımıza, kendi ışığımıza uyanıp uyanamadığımızdır. İster geçmiş yaşamlara inanalım ister yalnızca bilinçaltının derinliğine… İyileşme, yüzleşme ve dönüşme arzusu aynı merkezde buluşur. Ruh, hatırlayarak da iyileşir; unutmayı seçerek de. Önemli olan, bu yaşamda karşımıza çıkan her deneyimin bize anlatmak istediği şeyi duyabilmektir. Hepsi ruhun derinliklerinden yükselen fısıltılar olabilir. Bazen unutarak büyürüz, bazen hatırlayarak iyileşiriz. Ruh, her defasında biraz daha bütün olma isteğiyle yola çıkar. Reenkarnasyon bugün hâlâ yüzde yüz kanıtlanmış bir gerçek değil ama reddedilemeyecek kadar çok iz taşıyor. Bilim, açıklayamadığı alanlara sabırla yaklaşırken; spiritüel öğretiler, deneyimin kendisini merkeze alıyor. Belki bir gün her şey açıklanabilir; belki de ruhun sırları, insan aklının ötesinde kalmaya devam edecektir. Bu nedenle reenkarnasyon, yalnızca bir fikir değil; kendimizi anlamaya açılan bir mercek, bir içsel yolculuktur.
Yazarların birbirinden ilham aldığı söylenir. Şunu merak ediyorum: İlham aldığınız yerli veya yabancı yazarlar var mıdır? Varsa, onların hangi yönleri sizi etkiledi?
Tabii ki çok severek eserlerini okuduğum çok kıymetli yazarlar var. Şu an aklıma gelen birkaçını sayabilirim. Lee Carroll, Bert Hellinger, Louise Hay, Mark Wolynn, Ayşe Kulin… Her bir yazar, benim farklı bakış açılarına sahip olmama katkıda bulunmuştur.
Canan Hanım, eseriniz alana değer ve bilgi katan çok güzel bir çalışma olmuş, emeğinize sağlık. Bu tür çalışmaların artması ülkemiz ve insanımız için kuşku yok ki bir kazanç. Size sorum şu: Okurlar sizden yeni çalışmalar beklesinler mi?
Aslında aklımda birkaç projem var. Kolaylıkla, keyifle olmasına niyet ediyorum.
Zaman ayırdığınız için teşekkür eder, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim.
Çok teşekkür ederim.