Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle basılan Gonca Gürbüz’ün “Sessizliğin Melodisi” adlı eseri raflardaki yerini aldı. Gürbüz’ün şiir kitabı, iç dünyasında yıllar boyunca biriken suskunlukların, kırgınlıkların ve söylenememiş duyguların şiire dönüşmüş hâlidir. Bu eser, yalnızca aşkın değil; kaybın, bekleyişin, iç hesaplaşmanın ve insanın kendiyle yüzleşmesinin derin izlerini taşır. Şair, kelimelerle değil çoğu zaman sessizlikle konuşur; okuru da bu sessizliğin içindeki yankıyı duymaya davet eder. Her şiir, bir duygu eşiğinden geçişin, bir kırılmanın ya da yeniden doğuşun izini sürerken; okura kendi iç dünyasını hatırlatan güçlü ve samimi bir atmosfer kurar. Gürbüz’ün şiirleri kesinlikle okunmayı hak ediyor.
Yeni kitabınız hayırlı olsun Gonca Hanım. “Sessizliğin Melodisi” isimli eseriniz yayımlandı. Birbirinden güzel şiirlerden oluşan bu eseri beğenerek okudum. Eseri okuyanların da bana hak vereceğini düşünüyorum. İsminizi ilk kez duyacak olanlar için söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Gonca Gürbüz kimdir?
Öncelikle çok teşekkür ediyorum. Aslen İzmir’liyim. Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat mezunuyum. Uzun yıllar özel sektörde kurumsal firmalarda İnsan Kaynakları alanında görev yaptım ve hâlen yapmaktayım.
Kitaplarla bağım çocukluk yıllarıma dayanıyor. Okumayı her zaman sevdim. Şiirlerle ise 13-14 yaşlarında tanıştım. O yaşlardan bu yana da yazıyorum. Yazmak, benim için zamanla bir ifade biçiminden öte, bir varoluş haline dönüştü.
Kitabınız 64 sayfadan oluşuyor. Bu sizin ilk basılı eseriniz. Uzun bir yazım, düşünme ve belki de içsel hesaplaşma sürecinin ardından metnin somut bir kitaba dönüşmesi nasıl bir duygu?
Bu duyguyu anlatmak gerçekten zor… ama açıkçası son derece mutluyum. İnsan, hayallerinin somut bir gerçeğe dönüştüğünü gördüğünde tarifsiz bir gurur yaşıyor. Bu kitap benim için sadece bir eser değil; yılların birikimi, duygularımın izi ve kendimle yaptığım sessiz yolculukların bir yansımasıdır.
Gonca Hanım, bana göre şiir yazmak kesinlikle tesadüfen gelişmiyor. Her şair, karşı koyamadığı bir iç çağrının izini sürüyor; şiirler de bu iç çağrının yankısı olarak doğuyor. Siz yazarken neyin peşine düşüyorsunuz; sizi masaya oturtan, kelimelerle baş başa bırakan o iç çağrıyı nasıl tarif edersiniz?
Ben yazarken çoğu zaman bir duygunun peşine düşüyorum. Bazen bir eksiklik, bazen bir özlem, bazen de içimde büyüyen bir sessizlik… Şiir, benim için konuşamayan duyguların dili gibi. İçimde biriken ne varsa, kelimelerle yolunu buluyor.
Her insanın şiiri ve şairliği tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre şair, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce şair kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir ve iyi bir şairi diğerlerinden ayıran asıl özellik ne olmalıdır?
Bence şair, sadece yazan değil; hisseden ve hissettirebilen kişidir. Kelimeler onun aracı ama asıl meselesi insanın iç dünyasına dokunabilmektir. Şairin en temel sorumluluğu, samimi olmaktır. Çünkü şiir, yapaylığı affetmez.
İyi bir şairi diğerlerinden ayıran şey ise cesaretidir. Kendi duygularıyla yüzleşebilme, kırılganlığını saklamadan ortaya koyabilme cesareti… Çünkü en güçlü dizeler, en saklanmak istenen yerlerden çıkar.
Türk şiirinde size ilham veren isimler kimler? Onlardan öğrendiğiniz en değerli şey neydi?
Türk şiirinde beni en çok etkileyen isimler arasında Cemal Süreya ve Attila İlhan var. Onların şiirlerinde hem derin bir duygu hem de güçlü bir duruş hissediyorum.
Cemal Süreya’dan, duyguyu yalın ama çarpıcı bir şekilde anlatabilmeyi; Attila İlhan’dan ise şiirin sadece bireysel değil, aynı zamanda bir tavır ve duruş meselesi olduğunu öğrendim. İkisi de bana şunu gösterdi: Şiir, sadece yazılmaz… yaşanır.
“Ben sana değil sadece, sana doğru akıyorum” dizesinde aşkın durağan bir varış noktası olmaktan ziyade, sürekli devinen, yönünü kaybetmeyen ama asla tamamlanmayan bir akış hâli olduğu hissediliyor. Bu bağlamda aşkı nasıl tarif ettiğinizi merak ediyorum ve sizce aşk, ulaşılması gereken bir son mu, yoksa insanı dönüştüren, sürekli hareket hâlinde tutan bir yöneliş midir? Neler söyleyeceğinizi merak ediyorum.
Ben aşkı bir son olarak görmüyorum. Aşk, bir varış değil; sürekli akan bir hâl. Bazen insanı büyüten, bazen eksilten ama her hâlükârda dönüştüren bir yolculuk.
Aşkın en gerçek tarafı da burada bence: tamamlanmaması. Çünkü tamamlanan şey durur, ama aşk hep hareket hâlindedir. İçimizde yer değiştirir, şekil değiştirir ama varlığını hep hissettirir.
“Sevmek az gelir bana; ben seni yaşamak isterim” ifadesi, aşkı yalnızca hissedilen bir duygu olmaktan çıkarıp, insanın varoluşuna nüfuz eden, onu bütünüyle dönüştüren bir deneyim olarak konumlandırıyor. Bu bağlamda birini ‘yaşamak istemek’, nasıl bir derinlik ve duygu tarifidir merak ediyorum?
Birini “yaşamak istemek”, onu sadece sevmekle sınırlı kalmamaktır. Hayatın içine katmak, gündelik anların bir parçası hâline getirmek demektir.
Sevmek bazen uzaktan da mümkündür ama birini yaşamak; onunla aynı duyguda, aynı anda, aynı derinlikte var olabilmeyi ister. Bu da daha yoğun, daha gerçek ve daha dönüştürücü bir bağdır.
“Kadın olmak… gülüşünü bir kalkan gibi kuşanmaktır” dizesi, kadınların çoğu zaman içlerinde taşıdıkları kırılganlıkları, acıları ve görünmeyen yükleri dış dünyaya yansıtmamak için geliştirdikleri bir savunma biçimi gibi bir his verdi bana. Kadının toplumsal roller içinde güçlü, dayanıklı ve her koşulda ayakta kalması beklenen bir figür olarak konumlanması kadınları nasıl etkiliyor?
Kadın olmak çoğu zaman gerçekten bir “kalkan” taşımak gibi… Güçlü görünmek zorunda bırakıldıkça, kırılgan yanlarımızı içimize gömmeyi öğreniyoruz. Oysa insanın en gerçek hâli, hem güçlü hem kırılgan olabilmesinde saklı.
Toplum, kadına çoğu zaman “dayan” der ama “yoruldun mu?” diye sormaz. Bu da kadını zamanla kendi duygularına yabancılaştırabilir. Benim için kadın olmak; sadece ayakta kalmak değil, gerektiğinde durabilmek, hissedebilmek ve kendine dürüst kalabilmektir.
“Sustukça biraz daha kayboldum” dizesi, yalnızca bir iletişimsizlik hâlini değil, aynı zamanda bireyin kendi varlığıyla kurduğu bağın zayıflamasını da ima eden derin bir iç çözülmeye işaret ediyor. Bu bağlamda suskunluk, bir korunma biçimi mi, yoksa zamanla bireyin kimliğini aşındıran, onu kendi içinde silikleştiren bir kayıp sürecine mi dönüşür?
Suskunluk bazen bir sığınaktır… İnsan kendini korumak için sessizliğe çekilir. Ama o sessizlik uzadıkça, bir süre sonra insanın kendisi de o sessizliğin içinde kaybolmaya başlar.
Ben suskunluğu iki ucu keskin bir şey gibi görüyorum. Doğru yerde bir güç, ama fazla kaldığında bir eksiliş… Çünkü insan, ifade edemedikçe kendinden biraz daha uzaklaşır.
Söyleşi yaptığım yazarlara şu soruyu soruyorum. Çünkü sosyal medya gerçekliği, dijitalleşen, yapay zekâlaşan bir gelecek içinde yaşıyoruz. O soru da şu: Şiirin gelecekte hiçbir karşılığının kalmayacağını, hatta edebiyatın bile tamamen ortadan kalkacağını savunanlar var. Bu fikre katılır mısınız?
Buna katılmıyorum. Çünkü şiir, bir ihtiyaçtır. İnsan hissettikçe, içini ifade etme ihtiyacı duydukça şiir var olmaya devam eder.
Dünya değişebilir, ifade biçimleri dönüşebilir ama insanın iç sesi yok olmaz. Şiir de tam olarak o sestir. Belki daha kısa, daha farklı, daha dijital hâllerde karşımıza çıkar… ama özü hep aynı kalır.
Ben şiirin yok olacağına değil, sadece şekil değiştireceğine inanıyorum. Çünkü insan var oldukça, şiir de var olacaktır.
“Şiir, insanın sustuğu yerde konuşmaya devam eden tek şeydir.”
Gonca Hanım, “Sessizliğin Melodisi” kalbimi kazandı. Şimdiden beğendiğim eserler arasına girdi. Ortaya koyduğunuz emek, duygu ve derinlik gerçekten takdire şayan. Çalışmalarınızın başarıyla devam etmesini temenni eder, bundan sonraki üretimlerinizde kolaylıklar ve ilham dolu süreçler dilerim.
Teşekkür ederim.