1,500.00 ₺ ve Üzeri Alışverişlerinizde Kargo Bedava!
Mustafa Akdoğan: “Benim Temel Amacım; Bize Ulaşan Tarihî Birikim İçerisinden Doğru Olanları Ayırt Edebilmek Ve Hakikate Ulaşma Çabasına Katkı Sunmaktır.”
Buradasınız: Anasayfa / Blog
2 Mayıs 2026, Cumartesi
Mustafa Akdoğan: “Benim temel amacım; bize ulaşan tarihî birikim içerisinden doğru olanları ayırt edebilmek ve hakikate ulaşma çabasına katkı sunmaktır.”
Mustafa Akdoğan: “Benim temel amacım; bize ulaşan tarihî birikim içerisinden doğru olanları ayırt edebilmek ve hakikate ulaşma çabasına katkı sunmaktır.”

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Dr. Mustafa Akdoğan’ın Sihir, Hain Göz ve Zehir Rivayetlerinin Aklî ve Naklî Delillerle Tahkiki adlı eseri, köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle yayımlanmış, klasik İslâm kaynaklarında yer alan tartışmalı rivayetleri eleştirel bir bakışla inceleyen kapsamlı bir araştırma kitabıdır. Yazar, özellikle Resûlullah’a sihir yapıldığı, “hain göz” isnadı ve zehirlenme rivayetleri gibi tarih boyunca tartışma konusu olmuş iddiaları; hadis literatürü, siyer kaynakları ve aklî muhakeme çerçevesinde yeniden değerlendirmeye tabi tutar. Eserin dikkat çekici yönü, okuyucuyu hazır kabullere yönlendirmek yerine, kaynaklar üzerinden sorgulamaya davet eden analitik bir yöntem benimsemesidir. Bu yönüyle kitap, yalnızca belirli iddiaları çürütmeyi amaçlayan bir metin değil; aynı zamanda İslâm düşüncesinde rivayet, yorum ve eleştiri ilişkisini yeniden düşünmeye açan bir çalışma niteliği taşır. Buyrun söyleşimize.


Mustafa Bey, yeni kitabınızdan evvel 5 kitap yayımlamış olduğunuzu biliyorum. Bana göre kitap yazmak kesinlikle tesadüfen gelişmiyor. Her yazar, karşı koyamadığı bir iç çağrının izini sürüyor; kitaplar bu iç çağrının yankısı olarak doğuyor. Niçin yazıyorsunuz, yazarken neyin peşine düşüyorsunuz; başka bir deyişle sizi masaya oturtan, kelimelerle baş başa bırakan o iç çağrıyı nasıl tarif edersiniz?

Saygıdeğer Aslı Kemal Gürbey, merhabalar… Öncelikle bana bu fırsatı verdiğiniz ve gösterdiğiniz ilgi için çok teşekkür ederim.

İlk olarak “Niçin yazıyorsunuz?” sorusuna cevap vermek isterim. Kitap yazdığım konularla ilgili öncelikle kapsamlı okumalar yaptım. Bu okumalar neticesinde, anlatımlardaki bazı belirsizlikler ve tutarsızlıklar dikkatimi çekti. Bu durum, zihnimde oluşan şüphe ve soruların cevaplarını aramaya yöneltti. Bu arayış süreci, yazılı ve sözlü olarak daha fazla araştırma yapmam ve derinlemesine düşünmem gerektiğini fark ettirdi. Ayrıca, olayları benzer ya da farklı şekillerde aktaran muhalif kaynakları da inceleyerek, bu rivayetlerin ortak ve ayrışan yönlerini ortaya koyma ihtiyacı duydum.

Ulaştığım sonuçları, zaman zaman yakın çevremdeki dostlarımla ve sosyal medya aracılığıyla paylaştım. Zamanla bu tahlil ve sonuçları kitap hâlinde kayıt altına alma ve daha geniş kitlelere ulaştırma düşüncesi oluştu. Çünkü ulaştığım neticeler, bende genel kanaatlerin ve yerleşik kabullerin dışında bir izlenim ve etki bırakmıştı. Bu etki, yazma sürecimi besleyen temel itici güç oldu.

Maksadım neydi? Benim temel amacım; bize ulaşan tarihî birikim içerisinden doğru olanları ayırt edebilmek ve hakikate ulaşma çabasına katkı sunmaktır. Hayatın doğal akışına, insanın aklına ve vicdanına ters düşen anlatım ve hikâyeleri yeniden gözden geçirip değerlendirebilmektir.


308 sayfa olan eseriniz, İslâm kaynaklarında yer alan tartışmalı rivayetleri eleştirel bir bakışla inceleyen kapsamlı bir araştırma kitabı. Bu kesinlikle kolay bir iş değil. Kitabınızda ele aldığınız rivayetler, İslâm düşünce tarihinde uzun yıllar tartışılmış konular. Sizi bu tartışmalı alanlara yeniden dönmeye iten temel motivasyon neydi?

İslâm tarihinde bu rivayetleri ilk olarak inceleyen ve itiraz eden elbette ben değilim. Tarih boyunca bir kısım muhakkik (araştırmacı) âlimler bu rivayetlere itiraz etmiş, gerçekliklerini kabul etmemişlerdir. Rivayetler aleyhine aklî ve naklî birçok delil ileri sürmüş, görüşlerini temellendirerek ortaya koymuşlardır. Mesela “sihir (büyü)” konusunun gerek kronolojiye, gerek akla, mantığa ve vicdana, gerekse kutsal kitabımızda yer alan temel ilke ve metinlere aykırı olduğunu asırlar boyunca ifade etmişlerdir. Günümüzde de bu konular sosyal medya aracılığıyla tartışılmaya devam etmektedir.

Benim yaptığım, bu tartışmalardaki lehte ve aleyhte ileri sürülen bütün delilleri sistematik biçimde toplamak ve birbirleriyle mukayese etmektir. Beni bu tartışmalı alanlara yeniden yönelten temel motivasyon ise, asırlar boyunca tartışılmış olmasına rağmen taraflardan hiçbirinin kesin bir üstünlük sağlayamamış olması ve hâlâ geçmişte hadis şârihlerinin ileri sürdüğü bazı tutarsız ve eskimiş argümanların aynı şekilde tekrar edilerek kullanılıyor olmasıdır. Çalışmamda bu argümanları maddeler hâlinde tek tek inceledim.


Kitabınızda, okuyucuyu hazır kabullere yönlendirmek yerine, doğrudan kaynaklar üzerinden düşünmeye sevk eden analitik bir yaklaşım benimsediğiniz açıkça görülmektedir. Bu bağlamda, İslâm düşünce geleneğinde özellikle geçmiş dönemlerden günümüze uzanan süreçte, tahkik (delile dayalı araştırma) ve nazar (tefekkürî/eleştirel bakış) usullerinin dünkü ve bugünkü konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu yöntemlerin günümüz ilmî çalışmalarındaki işlevi ve yeniden inşası hakkında ne düşünüyorsunuz?

İslâm tarihinde maalesef hicrî V. asırdan sonra nasslar üzerinde düşünme, tetkik etme ve doğru mânayı araştırma yerine, giderek belirli görüşlerin ve metinlerin itirazsız kabulü anlayışı yerleşmiştir. Bu anlayış, akla, mantığa, vicdana ve en önemlisi Kur’an’a açıkça aykırı olsa bile, erken dönem hadis şârihlerinin açıklamalarının “din” olarak algılanması ve buna muhalefet edenlerin dışlanması sonucunu doğurmuştur.

Mesela kitabımda da örneklerini verdiğim üzere, Sahih-i Müslim şârihi Nevevî’nin veya Kadî İyâz’ın ya da Mâzerî’nin açıklamaları, Sahih-i Buhârî şârihi İbn Hacer Askalânî’nin, Aynî’nin veya Kastalânî’nin yorumları, üzerinde değerlendirme yapılamayacak kesin ve tartışmasız gerçekler olarak kabul edilmektedir. Beni bu çalışmaya yönelten en önemli sebeplerden biri de budur. Hadis şârihlerinin metinlerin özüne ters düşen açıklamaları, sanki itiraz edilemeyecek kesin hükümler gibi sunulmaktadır. Hâlbuki âlim de olsalar her insanın yanılma payı vardır. Çünkü hiçbir beşerin sözü, söylendiği hâliyle tartışmasız hakikat değildir; özellikle de vakıaya uymadığı durumlarda.

Bugünü değerlendirdiğimizde ise artık bilgi çağında yaşıyoruz. Bütün kitaplara ve orijinal metinlere ulaşma imkânına sahibiz. Bu nedenle geçmişte yerleşmiş, ancak gerçeğe uymayan kalıpları sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum. Bu yaklaşımın, ilmî çalışmaları daha sağlıklı bir bakış açısına kavuşturacağına ve toplumun durağan, katı düşünce yapısından daha geniş ufuklu ve kapsayıcı bir düşünce biçimine yönelmesinde temel bir dinamik olacağına inanıyorum.


Mustafa Bey, eserinizde rivayetlerin yalnızca tarihsel aktarımlar olmadığını, aynı zamanda inanç dünyasını şekillendiren unsurlar olarak ele aldığınızı görüyoruz. Bu bağlamda sormak isterim: Rivayetler nasıl itikadî sonuçlara dönüşebiliyorlar?

Bu sorunuz için özellikle teşekkür ederim; önemli ve yerinde bir hususa işaret ettiniz. Zaten temel problemlerden biri de bu inanç meselesidir. Çünkü söz konusu rivayetler, ne yazık ki Kur’an’da belirtilen temel prensiplere ve inanç esaslarına aykırı unsurlar içermektedir.

Mesela Kur’an’da Peygamber’in mecnun (aklî melekelerini kaybetmiş) olmadığı, “meshûr” (sihirlenmiş, büyülenmiş) olmadığı birçok ayette açıkça beyan edilmesine rağmen, sihirle ilgili bazı rivayetler bu ayetlerle çelişir görünmektedir. Oysa peygamberlerde akıl sağlığı vazgeçilmez bir şarttır. Peygamberler masumdur; yani akıl sağlığının bozulmasından ve sapkınlıktan korunmuşlardır. Bu sebeple, bu tür rivayetleri sorgusuz kabul etmek, inanç alanında sapma riskini de beraberinde getirebilir.


Mustafa Bey, cevabını merak ettiğim – uzmanlık sahanızla ilgili – bir soru sormak isterim. İslâm toplumlarında tarih boyunca ortaya çıkan ihtilafları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu ayrışmaların temel sebepleri sizce daha çok rivayet farklılıklarından mı, yorum biçimlerinden mi, yoksa sosyo-politik dinamiklerden mi kaynaklanmaktadır?

Kanaatimce İslâm toplumundaki ihtilafların temelinde sosyo-politik etkenler bulunmaktadır. Rivayet ve yorum farklılıkları da büyük ölçüde bu zemin üzerinde şekillenmiştir. Nitekim mezheplerin olaylara bakışı ve değerlendirişleri, dönemin siyasal iktidarlarının tavır ve duruşlarıyla yakından ilişkilidir. Kişilerin “fazilet sırası” dahi hilafet sıralamasına göre belirlenmiş, rivayet ve yorumlar da çoğu zaman siyasal otoritelerin meşruiyet iddialarına uygun biçimde süzülerek sonraki kuşaklara aktarılmıştır.

Özellikle Emevî döneminin baskıcı uygulamaları, bu rivayetlerin metinleri üzerinde belirgin bir etki bırakmıştır. Kitapta bu çerçevede üç temel rivayete ağırlıklı olarak yer verdim; ancak bu konudaki örnekler bununla sınırlı olmayacak kadar fazladır. İlk dönemlerde uygulanan hadis rivayeti yasakları da hadislerin tedvin, tasnif ve derlenme sürecini yaklaşık yüz yıl geciktirmiştir. Bu gecikme, rivayetlerin arasına dönemin siyasal ve sosyal anlayışlarının yanı sıra bireysel vehim ve yanılgıların da sızmasına zemin hazırlamıştır.


“Müstakil düşünmek isteyen, sorgulayan ve muhakeme eden özgür insanlar” vurgunuz, İslâm felsefesi geleneğinde özellikle akıl–nakil dengesi ve eleştirel aklın yeri tartışmalarını hatırlatıyor. Bu bağlamda sormak isterim: Sizce İslâm felsefesinin eski canlılığını geri getirmek mümkün mü? Eğer yanıtınız olumlu ise bu nasıl yapılabilir?

Günümüz İslâm dünyasında eski, geleneksel ve şabloncu düşünce kalıpları hâlâ etkisini sürdürse de, iletişim imkânlarının artmasıyla birlikte serbest düşüncenin de giderek yaygınlaştığı kanaatindeyim. Kur’an’da “atalar dini” veya “atalar yolu” olarak ifade edilen, önceki kuşakların düşünce ve geleneklerini körü körüne taklit etme alışkanlığından uzaklaşılması gerektiğine dair açık uyarılar bulunmaktadır. Nitekim Bakara 170 (“Mâ elfeynâ aleyhi âbâenâ”) ve Mâide 104 (“Mâ vecednâ aleyhi âbâenâ”) ayetlerinde, ilahî vahiy yerine geleneklerin rehber edinilmesi eleştirilmekte; ataların her zaman doğruyu bulmuş kimseler olmayabileceği vurgulanmaktadır.

Bilindiği üzere “taklidî iman”, delile dayanmaksızın, çevrenin etkisiyle benimsenen inanç biçimidir. Buna karşılık “tahkikî iman”, araştırmaya, delillere ve aklî çıkarımlara dayanan, daha sağlam ve dirençli bir inançtır. Taklidî iman sarsılmaya açıkken, tahkikî iman şüphelere karşı daha dayanıklıdır. Bu sebeple bazı İslâm âlimleri, yalnızca taklide dayanan bir imanın yeterli olmayacağını ifade etmişlerdir.

Nitekim bugün Müslüman toplumlarda, atalarından, çevresinden ve geleneklerinden aldığı inançları sorgulamadan kabul eden bir kişinin, farklı bir coğrafyada doğmuş olması hâlinde bambaşka bir inanç sistemine mensup olabileceği açıktır. Bu durumda bireyin iradesi ve seçimi anlamını yitirir, belirleyici unsur coğrafya hâline gelir. Oysa insan, yaratıcısına karşı sorumludur ve bu sorumluluk bilinçli bir tercih gerektirir. Bu nedenle, araştırmadan ve incelemeden körü körüne taklit yoluyla geleneklere bağlanmak, İslâm’ın mükelleften talep ettiği bir tutum değildir.

Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, düşünsel canlılığın yeniden kazanılması için okuma ve araştırmayı teşvik eden çalışmaların artırılması, köhnemiş paradigmaların sorgulanması ve akla hitap eden nitelikli yayınların çoğaltılması gerektiğini düşünüyorum.


Mustafa Bey; hız, tüketim ve yüzeysel bilgi akışıyla şekillenen çağımızda derin düşünmenin giderek zorlaştığı sıkça dile getiriliyor. Sizce modern insan düşünmeyi mi ihmal ediyor, yoksa içinde bulunduğu yapay zekâ kültürü ve gündelik hayatın hızlı ritmi yüzünden düşünemeyen varlıklara mı evrildi?

Maalesef hız, tüketim ve yüzeysel bilgi akışıyla şekillenen yaşam tarzı toplumun geniş bir kesimini etkilemektedir. Modern insanın derinlemesine düşünmesinin önünde, teknolojik araçların aşırı ilgi çekmesi ve ciddi zaman alması önemli bir engel oluşturmaktadır. Bu açıdan modern insanla ilgili endişelerinizde haklısınız.


Mustafa Bey, insanlık uzun bir yoldan bugünlere geldi. İnsanlığın düşünce tarihinde size ilham veren 5 yazar ve 5 eser ismini sorsak yanıtınız ne olurdu?

İnsanlık tarihinde dönüm noktası niteliği taşıyan, fikirleri asırlar boyunca tartışmalara konu olmuş beş önemli eser şunlardır:

  • Eflâtun (Platon) – Devlet (M.Ö. 428/427 – 348/347)

  • Aristoteles – Analitikler (Analytica Posteriora / Kitâbü’l-Burhân)

  • İbn Haldun – Mukaddime

  • Charles Robert Darwin – Türlerin Kökeni (1809–1882)

  • Sigmund Freud – Rüyaların Yorumu (Die Traumdeutung) ve Ben ve İd (Das Ich und das Es)

Darwin ve Freud’un eserlerinin olumsuz yönde etki yaptığı kanaatindeyim.

Beni en çok etkileyen ve ilham veren beş esere gelince:

  • İbn Ebî Hadîd – Şerhü Nehci’l-Belâğa (bakış açımı önemli ölçüde etkilemiştir)

  • İbn Cerîr Taberî – Tarihü’r-Rusul ve’l-Mülûk (Taberî Tarihi)

  • İbn Abd Rabbih – el-İkdü’l-Ferîd (Benzersiz Kolye)

  • İbn Kuteybe ed-Dîneverî – el-İmâme ve’s-Siyâse (Hilafet ve Siyaset)

  • Süleyman Uludağ – İslâm Düşüncesinin Yapısı: Selef, Kelâm, Tasavvuf, Felsefe

Bu eserler, benim için bakış açısı kazandıran, insanı basmakalıp düşüncelerden uzaklaştıran önemli kaynaklar olmuştur.


Mustafa Bey, ben daha çok roman ve öykü okumayı seven biriyim; ancak kitabınızı beğeniyle okuduğumu özellikle ifade etmek isterim. Bu hissimde, sanırım sorgulayıcı ve eleştirel yaklaşımınızın önemli bir payı var. Sizden çıkacak yeni bir eseri de büyük bir ilgiyle okumak isterim. Bu çerçevede sormak isterim: Üzerinde çalıştığınız yeni eserler var mı? Varsa, teması belli mi ve okurlarınızla ne zaman buluşmasını öngörüyorsunuz?

Üzerinde çalıştığım bazı kitaplar henüz ham metin hâlinde ve düzenlenmemiş durumdadır. Ayrıca yayına hazırlık aşamasında olup tashih gerektiren birkaç eserim daha bulunmaktadır. Bunlar arasında:

  • “Aşere-i Mübeşşera” Kavramının Hakikati Var mı?

  • Riddet Kavramı: Zekâtını Devlet’e Vermeyenler Dinden Çıkar mı?

  • “Bitli (!) Peygamber” İftirası: Bu Uydurmanın Sebepleri

  • Gavsü’l-Âzam, Kutbü’l-Aktâb ve Bunların Kâinat Üzerinde Sınırsız ve Mutlak Tasarrufları İddialarının İslâmî Bir Temeli Var mı?

  • Ruhaniyetten İstimdat ve İstigaseler İnançları Üzerine Tahkik

  • İslâm’da Zalimlere Bakış Açısı Nedir?

  • Hacc Emirliği Muamması

Başlıklı çalışmalarım yer almaktadır.


Zaman ayırdığınız için teşekkür eder, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim.

Seviyeli ve nitelikli sorularınız için ben teşekkür ederim.

Detaylı Bilgi İçin Bizi Arayın