Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
İnandığın Din Kimin? adlı eser, Aydın Orhon tarafından kaleme alınmış ve köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Kitap, Kur’an merkezli bir bakışla din anlayışını ele alarak, okuyucuyu inançlarını sorgulamaya ve daha bilinçli bir şekilde değerlendirmeye davet eder. Yazar, gelenek ile din arasındaki ilişkiyi sade bir dille açıklarken; ibadet, ahlak ve bireysel sorumluluk gibi konuları günlük hayatla bağlantılı örnekler üzerinden işler. Eser, okuyucuya kesin yargılar sunmaktan ziyade düşünme ve farkındalık kazandırmayı amaçlayan bir metin niteliğindedir. Buyrun söyleşimize.
Merhaba Aydın Bey. Yeni eseriniz için sizi tebrik ederim. Sanırım eserinizi ilk okuyanlardan biriyim. 303 sayfalık bu eseri bir haftada okurum sanmıştım ancak elime aldığımda bırakamadan bir solukta okudum. Emeğinize sağlık. Sizin kim olduğunuzu okurlarımıza tanıtarak başlamak istiyorum.
Ben Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi mezunuyum. Öğretmenlik eğitimi aldım ama mesleği fiilen yapmadım. İnşaat malzemeleri ve yapı kimyasalları alanında üretim yapan şirketimin yönetim kurulu başkanlığını yürüttüm. Akademik bir kariyerim yok; kendimi sade bir insan olarak tanımlarım.
Ama asıl kimliğimi şöyle ifade ederim: Ben Kur’an’la 65 yaşında tanıştım ve o gün yeniden doğdum. Kur’an iki tür “ölü”den bahseder: biri biyolojik ölüm, diğeri ise hakikate kapalı olan, görmeyen, duymayan, düşünmeyen insanın manevi ölümü. Ben uzun yıllar bu ikinci gruptaydım. Bu yüzden yaşımı biyolojik olarak değil, hakikatle tanıştığım andan itibaren sayıyorum. Şu an 8 yaşındayım.
Eskiden çoğunluğun yaşadığı dini yaşıyordum. Eleştirilerim vardı ama özü itibarıyla ben de aynı yolun içindeydim. Kur’an’ı güzel okumak için eğitim aldım, okuyorduk ve sonunda “Sadakallahü’l-azîm” diyorduk. Bir gün bunun anlamını öğrendim: “Allah doğruyu söyledi.” Ama bu bile beni sarsmadı. Çünkü asıl mesele şuydu: Allah “düşünün, aklınızı kullanın, çoğunluğa uymayın” diyor. Buna rağmen insan geçmişten kopmakta zorlanıyor. Bu yüzden tepki gösteren insanlara kızmıyorum. Çünkü zihinler alışkanlıklarla şekillenmiş oluyor.
Aydın Bey, konusu teoloji olan 303 sayfalık bu çalışmayı beğenerek okuduğumu ifade etmiştim. Düşündürücü ve öğretici bir kitap olmuş. Kitabı okuyanların da bana hak vereceklerine inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum. Bu kitabı kaleme almanıza yol açan temel ihtiyaç neydi?
Birincisi çok kişisel: Kronik rahatsızlıklarım var ve bu bana zamanın sınırlı olduğunu hatırlattı. Sosyal medyada insanlara ulaşmaya çalışıyordum ama istedim ki ben öldükten sonra da konuşan bir şey kalsın. Bu kitap o niyetle yazıldı. Bir anlamda benim yerime konuşacak. Bu yüzden bu eser bir başlangıçtır; inşallah devamı gelecek, hakikat serisinin ilk kitabıdır.
İkinci sebep ise şu: Bazı kişiler insanlara “siz Kur’an’ı anlayamazsınız” diyor. Bu, dolaylı olarak “Allah anlaşılmayan bir kitap gönderdi” demektir. Ben buna katılmıyorum. Açık söylüyorum: Eğer ben bu yaşta Kur’an’ı anlayabiliyorsam, herkes anlayabilir.
İnandığın Din Kimin?, sizin ilk basılı eseriniz. Mutlu, heyecanlı ve gururlu olmalısınız. Neler söylemek istersiniz?
Bu fırsatı bana veren Rabb’ime ne kadar şükretsem azdır. Elbette mutluluk ve heyecan var ama ben bunu bir son değil, başlangıç olarak görüyorum. Asıl hedefim daha fazla insana ulaşmak ve daha fazla düşünmeye vesile olmak.
Aydın Bey, eseriniz, sade ve akıcı dili sayesinde okuyucuyu yormadan ilerleyen bir anlatı sunuyor. Karmaşık kavramları mümkün olduğunca açık ve anlaşılır bir şekilde ele alması, metnin rahat okunmasını sağlarken, okuyucunun konular üzerinde düşünmesine de imkân tanıyor. Bu yönüyle kitap, hem akıcı bir okuma deneyimi sunuyor hem de mesajını doğrudan ve net bir şekilde iletebiliyor. Bu hususta birbiriyle ilişkili 2 soru sormak istiyorum:
1) Ne zamandan beri yazıyorsunuz?
2) Yazmak konusunda herhangi bir eğitim aldınız mı, yoksa tamamen kendi deneyiminizle mi geliştirdiniz?
Yazma serüvenim lise yıllarına dayanır. Çorum’da yerel gazetelerde hikâyeler yazardım, “arkası yarın” şeklinde yayımlanırdı. Hatta o yıllarda yazdığım bir hikâye teksir makinesiyle çoğaltılıp kitapçıda satışa sunulmuştu. Sonrasında uzun yıllar yazmadım, iş hayatı ön plana geçti. Bu kitap ise tamamen kendi birikimim ve içsel yolculuğumun sonucudur. Yazarlıkla ilgili herhangi bir eğitim almadım.
Kitapta yer alan “İnsan çoğu zaman kendisine en yakın olanı sorgulamaz” tespiti, özellikle aileden ve çevreden devralınan inançlar söz konusu olduğunda oldukça dikkat çekici. Sizce biz toplum olarak “yakın olanı” ne ölçüde bilinçli bir sorgulamaya tabi tutuyoruz; hangi noktalarda gerçekten düşünüyor, hangi noktalarda ise alışkanlık ve aidiyet duygusuyla sorgulamaktan kaçınıyoruz?
İnsan en çok yakınında olanı sorgulamaz. Çünkü alışkanlık, aidiyet ve çevre baskısı çok güçlüdür. Eğer bir Hristiyan ailede doğsaydık, büyük ihtimalle onların inancını din zannedecektik. Bugün de aynı durum geçerli. Aileden gördüğümüzü, çevreden duyduğumuzu din olarak kabul ediyoruz. Ama şu soruyu sormuyoruz: Ya bunlar din değilse? Ya gelenekler dinin yerine geçmişse?
Kur’an diriler için gönderildiği halde biz onu çoğu zaman sadece ritüele indirgedik. Asıl problem burada: İnsanlar sorgulamıyor, sorgulamaları da çoğu zaman engelleniyor.
“Kur’an’ı anlamadan ibadet etmenin yanılgı olacağını” söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Yüce Allah, insanların içinden bir elçi seçmiş, elçi Allah’tan gelen mesajları insanlara hiçbir ekleme yapmadan olduğu gibi aktarmış. Sonrasında Nebi Muhammed hakkın rahmetine kavuşmuş. Nebi Muhammed, vahye göre yaşadı. Bizim de vahye göre yaşamamızı söyledi. Şu an Nebi Muhammed yok. Kur’an var. Yüce Allah’ın emirlerinin tek kaynağı Kur’an’dır. Eğer biz dinimizi Kur’an’a göre yaşamazsak o dinin sahibi Allah olamaz.
Kitabın adını hatırlayalım: İnandığın Din Kimin? Kur’an dışı kimin kitabına, sözüne inanıyorsanız din Allah’tan çıkar, o kişi veya kitabın dini olur.
Kur’an’ın emrini bilmeden O’nu anlamadan seslendirmek, güzel okuma yarışmalarına sokmak haşa Yüce Allah’la alay etmektir.
Yanılgıya düşmemenin tek yolu Kur’an’ı anladığımız dilde okumak, okuduğumuzdan anladığımızı hayata taşımakla mümkündür.
Hakikat arayışının çoğu zaman konfor alanını bozduğu, insanı yerleşik kabullerle yüzleştirdiği ve hatta yalnızlaştırabildiği bir gerçek; buna karşılık sorgulamadan inanmak ise daha güvenli ve zahmetsiz bir yol gibi görünür. Ancak bu iki yaklaşımın birey ve toplum üzerindeki uzun vadeli etkilerini düşündüğümüzde, sizce asıl risk hangisinde yatıyor: İnsanı zaman zaman huzursuz etse de onu bilinçli bir imana götüren hakikat arayışında mı, yoksa kısa vadede sükûnet sağlayan ama düşünmeyi askıya alan sorgusuz kabullerde mi?
Asıl risk sorgulamamaktadır. Çünkü sorgulamayan insan, kendine ait olmayan bir inancı yaşar. Başkalarının doğrularını, kendi hakikati zannederek ömür tüketir. Bu da insanı farkında olmadan hem kendisine hem de inandığını sandığı dine yabancılaştırır.
Hakikat arayışı ise kolay değildir. İnsanın konforunu bozar, alışkanlıklarını sarsar, hatta zaman zaman yalnız bırakır. Ama bu zorluk geçicidir. Kazancı ise büyüktür: bilinçli iman. İnsan neye, neden inandığını bilir.
Sorgusuz kabuller ise kısa vadede huzur verir gibi görünür. Çünkü düşünmek, araştırmak, yüzleşmek yoktur. Ama bu huzur sahte bir sükûnettir. Temeli sağlam değildir. Bir gün mutlaka sarsılır.
Toplumlar açısından da durum aynıdır. Sorgulamayan toplumlar üretmez, ilerlemez, sadece tekrar eder. Sorgulayan toplumlar ise başlangıçta sancı yaşasa da zamanla güçlenir, derinleşir ve ayağa kalkar.
Kısacası: Hakikat arayışı insanı yorabilir ama kurtarır. Sorgusuzluk ise rahatlatır gibi yapar ama gerçeğin dışına sürükler.
Aydın Bey, Müslüman toplumların bugün daha üretken ve daha ileri bir seviyeye ulaşabilmesi için yapılması gerekenleri size sorsam yanıtınız ne olurdu?
Kur’an’dan uzaklaştığımız için geri kaldık. Düşünmeyi, akletmeyi ve üretmeyi bıraktık; yerine şekilciliği koyduk. Oysa Kur’an sürekli aklı kullanmayı, sorgulamayı ve üretmeyi emreder. Eğer yeniden ayağa kalkmak istiyorsak Kur’an’a döneceğiz, aklımızı kullanacağız, sorgulayacağız ve üreteceğiz. Din tembelliği değil, sorumluluğu öğretir.
Size ilham veren 5 yazar ve 5 eser ismini sorsak yanıtınız ne olurdu?
Ben kimsenin etkisinde kalmamak için özen gösterdim. Çünkü Yüce Allah bireysel olarak düşünmemizi, aklımızı kullanmamızı emrediyor. Ben değişik mealleri karşılaştırarak, bazen kelime kelime inceleyerek konulara vakıf olmaya çalıştım. Hiç mi bana yakın kitap okumadım? Tabii ki okudum. Ama bir kişiye bağımlı kalmamaya özen gösterdim.
Kandil gecelerinin birinde benden küçük bir dostuma mesaj göndermiştim. Cevap geldi: “Abi kandil diye bir şey yok!” Bu cevap beni çok kızdırdı. Bu olayın sonucu benim başlangıcım oldu diyebilirim. Sorunuzun cevabı bu olabilir diye düşünüyorum.
Zaman ayırdığınız için teşekkür eder, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim.
Ben teşekkür ederim. Böyle bir söyleşiye vesile olduğunuz için ayrıca minnettarım. Dileğim; bu kitabın ve bu tür çalışmaların insanları düşünmeye, sorgulamaya ve hakikati aramaya yönlendirmesidir. Çünkü mesele bir kitabın okunması değil, insanın kendisini yeniden gözden geçirmesidir. Çalışmalarınızda ben de size kolaylıklar dilerim.