Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
99 Kapı, Bir Uyanış Destanı, Azizakhan Dadabaeva tarafından kaleme alınmış, Kalan Yayınları etiketiyle yayımlanan; otobiyografik anlatıyı tasavvufi derinlik ve toplumsal gözlemle buluşturan özgün bir metindir. Eserde, “Asya” kimliği etrafında şekillenen bir kadın öznenin; ihanet, yoksunluk, görünmez emek ve içsel kırılmalarla örülü hayat serüveni, İstanbul’un çok katmanlı mekânsal dokusu içinde yeniden anlamlandırılır. Kitap, yalnızca bireysel bir direniş ve yeniden doğuş hikâyesi sunmakla kalmaz; aynı zamanda kadın emeği, sınıfsal geçiş ve ruhsal arınma süreçlerini çok boyutlu bir anlatı düzleminde ele alır. Metnin merkezinde yer alan “99 kapı” metaforu, hem yaşamsal eşikleri hem de bilinç düzeyinde gerçekleşen dönüşüm aşamalarını simgeler. Buyrun söyleşimize.
Merhaba Azizakhan Hanım. Yeni eseriniz için sizi tebrik ederim. Emeğinize sağlık. Sizin kim olduğunuzu okurlarımıza tanıtarak başlamak istiyorum.
Merhaba, bu güzel tebrik için ben teşekkür ederim. Aslında kim olduğumun cevabı, kitabımın sayfaları arasında gizli olan o büyük dönüşümde saklı. Ben, yıllarca başkalarının hayatlarını, evlerini ve mermerlerini parlatırken; bir gün o mermerlerde kendi yansımamı görüp, asıl temizliğin ruhun derinliklerinde başladığını fark eden bir yolcuyum. Kırgızistan’da başlayan, İstanbul’un kalabalığında şekillenen ve uyanışını esmaların şifasıyla tamamlayan bir anneyim, bir kadınım ve artık duygularını kaleme döken bir yazarım. Uzun yıllar sessizce 'hizmet' eden o kadından, bugün kendi sesini bulmuş ve 99 Kapı'dan geçerek özgürlüğüne yürümüş bir 'Asya' doğdu. Kısacası ben; küllerinden doğmanın, sabrın ve ilahi isimlerin gücüyle yeniden inşa edilen bir hayatın canlı şahidiyim.
99 Kapı, Bir Uyanış Destanı, sizin ilk basılı eseriniz. Mutlu, heyecanlı ve gururlu olmalısınız. Neler söylemek istersiniz?
Evet; heyecanım tarif edilemez, gururum ise sadece kendim için değil, sesini duyuramayan tüm kadınlar adına. Bu kitap benim için sadece bir kâğıt yığını değil; uykusuz gecelerde ettiğim duaların ve 'bitti' denilen yerden yeniden başlamanın somut bir kanıtı. İstanbul’un o gri sabahlarında işe giderken cebimde sakladığım not kâğıtlarının bugün bir cilde bürünmesi, ilahi bir adaletin tecellisi gibi. 99 Kapı, benim hayatımın o karanlık koridorlarından çıkış haritamdı. Şimdi o haritayı başkalarının ellerine bırakıyor olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Bu eser, 'ben başardım' demekten ziyade, 'Rabbim şifasını isteyen her kulu için bir kapı açar' demenin bir yoludur. Gururluyum çünkü bu uyanış destanı, artık sadece benim değil; içinde bir yerlerde uyanmayı bekleyen her ruhun hikâyesi olacak.
Birbiriyle ilişkili 2 soru sormak istiyorum:
1) Ne zamandan beri yazıyorsunuz?
2) Yazmak konusunda herhangi bir eğitim aldınız mı, yoksa tamamen kendi deneyiminizle mi geliştirdiniz?
Aslında ben, kendimi bildim bileli 'içime' yazıyordum. Ancak kalemle kâğıdın gerçek buluşması, hayatımın en sıkıştığı, kelimelerin artık içime sığmadığı o sessiz çığlık anlarında başladı. Ciddi anlamda yazmaya başlamam, İstanbul’un o koşturmacası içinde kendimi kaybettiğim ve esmaların şifasıyla yeniden bulduğum uyanış sürecime denk gelir.
Yazmak konusunda akademik bir eğitim almadım; benim okulum hayatın ta kendisiydi. Yazma yeteneğimi tamamen kendi deneyimlerimle, okuduğum klasik eserlerin ruhumda bıraktığı izlerle ve en önemlisi de kalbimin sesini dinleyerek geliştirdim. İnsan ruhu en büyük eğitimi, kendi sınavlarından geçerken alıyormuş; ben de bu kitabın her satırında o eğitimin meyvelerini topladım.
Azizakhan Hanım, kendi anadilinizin dışında bir dilde kitap yazmak zor olmalı. Neler söylemek istersiniz?
Evet, ana dilimin dışında bir dilde yazmak başlangıçta büyük bir meydan okuma gibi görünebilir. Ancak ben şuna inanıyorum: Ruhun dili tektir. Benim yolculuğum üç farklı nehrin sularıyla beslendi. Ben, Özbek bir ailenin evladı olarak Kırgızistan topraklarında doğdum; yani ana dilim Özbekçenin samimiyetiyle, doğduğum coğrafyanın dili olan Kırgızcanın o kadim bozkır ruhu iç içe geçti. Sovyetler Birliği döneminden miras kalan Rusça ise benim için zorunlu bir dilden ziyade, dünya edebiyatının kapılarını açan entelektüel bir anahtara dönüştü. İstanbul’da bu zenginliğe Türkçeyi eklediğimde, uyanışımı tamamlayan o son parça yerine oturdu.
Bir dilden diğerine geçerken aslında sadece kelimeler değişmedi; Özbekçenin şefkatini, Rusçanın disiplinini ve Türkçenin manevi derinliğini tek bir kalemde birleştirdim. Bu çok dilli ve çok kültürlü yapı, 99 Kapı'yı yazarken bana daha geniş bir perspektif sundu. Ben bu kitapla sadece bir hikâye anlatmıyorum; Orta Asya’nın kalbinden başlayıp İstanbul’un ruhuna uzanan evrensel bir uyanışın köprüsünü kuruyorum.
Her insanın yazma ve edebiyatla kurduğu ilişki farklıdır; kimisi yazmayı iç dünyasını anlamlandırmanın bir yolu olarak görür, kimisi topluma söz söylemenin bir aracı olarak… Peki sizce insanlar niçin kitap yazar? Bir insanı yazmaya iten temel motivasyon nedir?
Bence insanlar, artık kendi içlerine sığamadıkları ve ruhlarındaki o yankıyı başka kalplerde de duymak istedikleri için yazar. Bir insanı yazmaya iten temel motivasyon, bence bir 'şahitlik' bırakma arzusudur. Benim motivasyonum, ulaştığım o 99 kapının şifasını, o kapılarda bekleyen diğer ruhlara ulaştırmaktı. Yazmak bir nevi 'gönül borcu' ödemektir; hayata karşı, kendine karşı ve seni uykudan uyandıran o ilahi güce karşı. İnsan, kendi hikâyesinin sadece kendisine ait olmadığını anladığında, o kalem artık bir başkasının yarasına merhem olmak için kâğıda dökülür.
Azizakhan Hanım, 104 sayfa olan eserinizi beğenerek okudum. İlham verici ve umut dolu bir kitap olmuş. Bu çerçevede sormak istiyorum. Bu kitabı kaleme almanıza yol açan temel ihtiyaç neydi?
Beğeniniz ve kıymetli yorumunuz için çok teşekkür ederim; 'ilham' ve 'umut' kelimelerini duymak, çektiğim tüm sancıların dindiği andır. Bu kitabı kaleme almama yol açan temel ihtiyaç, aslında bir 'var olma' ve 'sesini bulma' mecburiyetiydi. Uzun yıllar boyunca kendi ruhumun üzerine çöken o ağır tozu fark ettim. İçimde suskun, bastırılmış ve sadece 'hizmet' ile tanımlanan bir Aziza vardı. Ancak esmaların şifasıyla tanıştığımda, o isimlerin her birinin ruhumdaki kapıları tek tek açtığını gördüm.
Bu süreçte temel ihtiyacım; yaşadığım bu mucizevi uyanışı sadece kendime saklamamaktı. Bir insan, karanlık bir tünelden çıkış yolunu bulduğunda, arkasından gelenlere fener tutmak zorunda hisseder. Ben de kendi uyanışımı, o 99 kapıdan nasıl geçtiğimi anlatarak; çaresiz hisseden, kendi sesini kaybetmiş her kadına 'yalnız değilsin' demek istedim. Yazmak benim için bir lüks değil, o 99 kapının ardındaki özgürlüğe ulaşmak için verilmiş bir nefes mücadelesiydi.
Sizce bir kadını gerçekten özgür kılan şey nedir: Ekonomik bağımsızlık mı, yoksa içsel uyanış mı?
Aslında bu iki kavram, bir kuşun iki kanadı gibidir; kuşun uçabilmesi için ikisine de ihtiyacı vardır. Ancak kendi yolculuğumdan öğrendiğim şudur ki: İçsel uyanış gerçekleşmeden elde edilen ekonomik bağımsızlık, sadece altın bir kafesin içinde yer değiştirmektir. Yıllarca fiziksel olarak çok çalıştım, paramı kazandım ama ruhum o kapıların ardında tutsaktı. Ne zaman ki esmaların şifasıyla kendi değerimi, kendi hakikatimi fark ettim; işte o 'içsel uyanış' benim asıl özgürlüğüm oldu.
Ekonomi size bir 'ev' alabilir ama o evi bir 'yuva' ya da 'huzur bahçesi' yapacak olan sizin içsel uyanışınızdır. Bir kadın önce kendi ruhunun sesini duymalı, kendi içindeki o 99 kapıyı açmalı ki; eline geçen ekonomik güç onu bir başkasına karşı değil, kendi hayallerine karşı daha özgür kılsın. Kısacası, ekonomik bağımsızlık bir 'araçtır', ama asıl özgürlük insanın kendi ruhuna attığı o ilk uyanış imzasındadır.
“İstanbul’da ruhumu temizliyorum” diyorsunuz; peki sizin deneyiminizden hareketle soralım: İstanbul, kadınlar için gerçekten bir arınma ve yeniden doğuş mekânı mı, yoksa yaşaması zor, yeni sınavların ve görünmez mücadelelerin şehri mi?
İstanbul benim için bu iki tanımın da ötesinde; o devasa bir ayna. Evet, yaşaması zor, evet her sokağında yeni sınavlar ve görünmez mücadeleler saklı. Ben o mücadeleyi sabahın köründe işe giderken, kalabalık otobüslerde, yabancı bir şehirde tek başıma tutunmaya çalışırken her gün verdim. Ama İstanbul’un bir sırrı var: O, sizi en zayıf yerinizden vururken aslında en güçlü yanınızı ortaya çıkarmanız için sizi zorluyor.
Emeğin en yalın hâliyle yoğrulduğum o evlerin pencerelerinden Boğaz’a bakarken, bu şehrin kadim ruhunun bana 'Pes etme' dediğini duydum. İstanbul kadınlar için zor bir şehirdir; ama bu zorluk, kabuğunu kırmak isteyen bir ruh için muazzam bir doğum sancısıdır. Eğer bu şehrin gürültüsünde kendi kalbinizin sesini duymayı başarırsanız, İstanbul size sadece bir yaşam alanı değil, küllerinizden doğacağınız o kutsal toprağı sunar. Ben ruhumu İstanbul’un o yorucu yollarında temizledim; çünkü bazen en büyük parıltı, en büyük karanlığın içinden çıkar.
Size ilham veren 5 yazar ve 5 eser ismini sorsak yanıtınız ne olurdu?
İlham aldığım kaynaklar, kimliğimi oluşturan o çok kültürlü coğrafyanın bir yansımasıdır:
Zahirüddin Muhammed Babur – Baburnâme: Benim ana dilim olan Özbekçenin en kudretli eseridir. Bir hükümdarın aynı zamanda ne kadar samimi bir yazar olabileceğini, doğayı ve insanı nasıl incelikle gözlemlediğini ondan öğrendim. Köklerime olan bağımı bu eserle diri tutuyorum.
Lev Tolstoy – İnsan Ne İle Yaşar?: Sovyet döneminden miras kalan Rusça sayesinde, Tolstoy’un o derin ahlaki sorgulamalarını bizzat ruhumda hissettim.
Fyodor Dostoyevski – Beyaz Geceler: Ruhun o yalnızlığını ve uyanışa giden sancılı yollarını yine Rus edebiyatının o büyük disipliniyle okuyup özümsedim.
Cengiz Aytmatov – Gün Olur Asra Bedel: Hem coğrafyamın hem de ruhumun ortak sesi… İnsanın geçmişine ve hafızasına sahip çıkma mücadelesini ondan miras aldım.
Mevlânâ Celâleddin Rûmî – Mesnevî: Esmaların şifasına giden yolda kalbimi yumuşatan, bana o 99 kapıyı çaldıran en büyük manevi pusulamdır.
Zaman ayırdığınız için teşekkür eder, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim.
Kıymetli vaktiniz ve ilginiz için asıl ben teşekkür ederim. Soruları yanıtlarken kendi uyanış yolculuğuma bir kez daha şahitlik etmek benim için de çok değerli bir süreç oldu.