1,500.00 ₺ ve Üzeri Alışverişlerinizde Kargo Bedava!
Hasan Bayam Her İddialı İfadeden Sonra Uzun Süre Düşünmek Zorunda Hissediyorum
Buradasınız: Anasayfa / Blog
30 Kasım -0001, Pazartesi
Hasan Bayam Her iddialı ifadeden sonra uzun süre düşünmek zorunda hissediyorum
Hasan Bayam Her iddialı ifadeden sonra uzun süre düşünmek zorunda hissediyorum

SÖYLEŞİ: Aslı Kemal Gürbey

Hasan Bayam, Batman doğumlu bir yazar. Bayam’ın PAUL RICOEUR’DEN MARCEL PROUST’A DOĞRU -Anlatının Zamanı, Kayıp Zaman ve Yakalanan Zaman- adındaki kitabı Kalan Yayınları’ndan çıktı. Hasan Bayam’ın ilk kitabı olan bu eseri ile ilgili yazarla söyleşi yaptık.  

Merhaba Hasan Bey. Yeni eseriniz hayırlı olsun. Bu sizin ilk kitabınız. Öncelikle sizin kim olduğunuzu okurlarımıza tanıtarak başlamak isterim. Hasan Bayam kimdir? 

1991 Batman doğumluyum. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde lisans eğitimimi tamamladıktan sonra aynı üniversitede felsefe bölümünde yüksek lisans yaptım. Daha sonra, Kocaeli Üniversitesi’nde başladığım felsefe doktora programını, yatay geçiş yoluyla devam ettiğim Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde tamamladım. Bunun yanında, on yedi yıldır tiyatro sanatıyla uğraşmaktayım. Şimdiye kadar on sekiz oyunda oynadım, yedi oyun yönettim ve ikisi çocuk, biri yetişkin olmak üzere yazmış olduğum üç oyun bulunmaktadır. Çeşitli akademi dergilerinde felsefi makaleler yazmaktayım. Aktif olarak hem oyunculuğa hem de yazmaya devam etmekteyim. 

 

Kitabınızın teması olan "zaman" kavramını araştırmaya nasıl karar verdiniz? Bu konuda sizi ne motive etti?

 

Zaman kavramı, oldum olası ilgimi çekmiştir. Önceleri bu konuyla ilgili belli bir birikime sahip olmaksızın da zamanın akışı ve bunun insan zihniyle ilgili olup olmadığını sorgulamaktaydım; ancak edebiyat bölümüne başladıktan sonra Türk edebiyatı yazarlarının yanında, dünya edebiyatından yazarlara da yöneldim. Bu konuda Prof. Dr. Seyit Battal Uğurlu hocamın büyük yol göstericiliği vardır. Söz konusu yazarlar arasında ilgimi en fazla çekenlerden biri, Marcel Proust oldu. Türk edebiyatında Ahmet Hamdi Tanpınar’ı okurken kurmaca eser içerisinde zamanın nasıl işlendiğine dair fikrim gelişti. Bu fikrin daha da derinleşmesi ve merak ettiğim bir konunun peşinden tutkuyla gidişim Marcel Proust’u okuduktan sonra oldu. Felsefe yüksek lisans programındayken hocam Doç. Dr. Eren Rızvanoğlu’nun yönlendirmesiyle Proust’a Ricoeur’ün gözünden bakmanın daha anlamlı olduğuna kani oldum. Böylece zaman kavramı edebi anlatı içerisinde ve insan hafızasında nasıl bir yere sahiptir? Sorusunun cevabını aramak için Eren Hoca’mın danışmanlığında bu tezi yazmaya karar verdim.

 

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'ndeki yüksek lisans tezinizi kitaplaştırma süreci nasıl gelişti?

 

Yüksek lisans tezim bittikten sonra da aynı yazarlarla ilgilenmeye, onlarla ilgili yazmaya ve hafıza, anlatı gibi konularda uzmanlaşmak için araştırmaya devam ettim. Zaten bu yüzden doktora tezimde de “unutuş”, “hafıza” gibi kavramları işledim. Hatta bu tezin üçüncü bölümünü Ricoeur’e ayırdım. Tabii bu konuda ne kadar ilerlediğimi ve derinleşebildiğimi anlamanın ölçütü, başta danışman hocam Eren Rızvanoğlu ve sonra da bu konuyla ilgilenen kişiler olduğu için, bu çalışmayı kitap formatında, matbu olarak insanlara ulaştırmak istedim. Yüksek lisans tezimin kitaplaşmasından sonra okuyucuların dönütlerinin, doktora tezimi kitaplaştıracağım süreçte, benim için yol gösterici olacağını düşündüm ve bu yüzden çalışmayı kitaplaştırmak istedim.

 

Zor bir konuyu çalışmışsınız. Zaman, hafıza ve unutma gibi kavramlar üzerine çalışırken karşılaştığınız en büyük zorluklar nelerdi?

 

Bu konuda beni en fazla zorlayan şey, “takvimsel zaman”, “fiziksel zaman” ve “algılanan zaman” kavramlarının yanında, “hafıza”, “zihin”, “bellek”, “akıl” gibi kavramların arasındaki ince farklardı. Nitekim bu kavramlar kimi söylemlerde özdeşleşebilirken, kimi yerlerde birbirinden ayrılabilmektedir. Dolayısıyla ortaya atmış olduğum her iddiayı doğru kavramlarla temellendirmek için her iddialı ifadeden sonra uzun süre düşünmek zorunda hissetmekteydim.

 

Kitabınızda bahsedilen Paul Ricoeur ve Marcel Proust’un eserleri ve düşünceleri sizi kişisel olarak nasıl etkiledi?

Proust, anısal anlamda bir kurgu yarattığı için zaman zaman okuyucunun zihninde nostaljiyi canlandırır. Ben de nostaljiyi kaybedilmiş bir geçmiş olarak değil, şimdide etkili bir eyleyen olarak gördüğüm için Proust’un anlatısında, kendime yakın hissettiğim çok fazla pasajla karşılaştım. Nitekim ondaki tasvir ustalığı, anlatımı canlı bir izlence gibi aktarmasını sağladığından, kendi anılarımı onun anlattıklarıyla karşılaştırmak ya da benzeştirmek mümkün olmaktaydı. Bende yarattığı bu duygusal bağ ve zaman kavramıyla ilgileniyor olmam, eserlerinin beni etkilemesini sağladı. Yukarıda dediğim gibi ona Ricoeur’ün aktardığı anlatı teknikleriyle bakmak, onu incelemeyi kolaylaştırdığı için de Ricoeur’e yönelmiş oldum.  

Kitabınızın önsözünde, "Zaman üzerine yapılan araştırmalar kesinliğe götürmez" diyorsunuz. Sizce bu belirsizlik felsefede nasıl bir anlam taşıyor?

Felsefenin ilk dönemlerinde, sorulan her soruya cevap bulma gibi bir amacının olduğu bilinmektedir. Bu da o dönem için felsefeyi bilimsel olmaya sürüklemiştir; ancak zamanla felsefenin bilimsel olandan ayrılması ve özgün bir öğreti olarak sunulması, onun kesin bir sonuca götürme anlamındaki misyonunu ortadan kaldırmıştır. Zaman kavramını felsefi bakışla incelerken, fizik biliminde deneylerle ispatlanan zamansal çıkarımlara değil, aslında hafızanın zamandan nasıl etkilendiği ve hissedilen anların —geçmişte de olsalar— gelecekteki eylem ve düşüncelerde nasıl rol oynadığı üzerinde durdum. Kollektif ve bireysel anlamda hafızanın zamanın ruhuna göre biçimlenebileceğini de bilmemizden dolayı, bu konudaki çıkarımların mutlak ve değişmez olmadığına vurgu yapmak istedim. Bu değişebilirlik ve mutlak kesinliğin olmadığını kabullenme durumu, felsefi bakışa daha uygundur. Dolayısıyla felsefe yapabilmek için kesinliği aramaktansa, sorgulama içerisinde yer almak daha evladır.

 Aziz Agustinus’un "Nedir gerçekte zaman?" sorusuna dair kendi yorumunuzu biraz açabilir misiniz?

Augustinus’a göre zaman, Tanrı’nın gökyüzünü ve yeryüzünü yaratmasından sonra var olan ve doğanın döngüsüyle birlikte hareket eden metafizik bir varlıktır. Onun aşkınlığı, Tanrısal olmasından gelir ve zaman formu, evrenin yaratılmasıyla oluşmuştur. Ona göre, Tanrı, evreni yaratmadan önce, geçmiş; şimdi ve gelecek anlamında bir bölünme yoktur; çünkü Tanrının yılları veya ayları belirgin değildir; zaten sonsuz bir uzama sahip olduğundan belirlenmiş bir zaman anlayışına da ihtiyaç yoktur. Augustinus’un bu konudaki bakışı teolojiktir; çünkü İtiraflar kitabında bu söz konusu soruyla birlikte “merak ediyorum” la başladığı bir soru da vardır ve burada zamanın nereden başladığını sorgular; sorgulamasını sürekli olarak tanrı temeline dayandırmaya çalışır. Nihayetinde zaman, gözle görünür halde akan ya da duyumsanabilen bir varoluşa sahip değildir. Akıl sayesinde belli bir takvimsel sistem oluşturulmuş ve zamanın böyle ölçülebileceğine dair fikir yürütülmüştür. Oysa ki bu ölçüm, evrendeki hareketliliğe dayanır ve bu hareketlilik, öne, geriye doğru ya da sabit biçimde değil, kendi içerisinde belli bir döngüyle gerçekleşir. İnsan, eşyanın çürümesi, bedenin yaşlanması gibi durumları bilimsel anlamda, doğanın hareketli oluşuna dayandırabilse de evrendeki hareketi, takvimsel ölçütlere dayandırarak, zamanın akışı biçiminde algılamayı tercih etmektedir. Bu durum aslında “nedir gerçekte zaman?” sorusunu, Augustinus’un bakışından ayrı biçimde karşılar.

Marcel Proust’un “Geçmiş Zamanın Peşinde” adlı eserinde sizi en çok etkileyen bölüm ya da fikir nedir?

Serinin Albertine Kayıp cildinde anlatıcının artık Albertine’i kendi zihninde hapsetmesi ve onu sadece kafasındaki ideale göre tasvir etmesi, son derece ilgimi çekmiştir. Bunun nedeni, aşka dair birtakım soruları yanıtlayabilmesidir. Bilinir ki Lacanyen psikanalizde aşkın bir yanılgı olduğuna dair çıkarımlar mevcuttur. Aşkın idealleştirilen kişiye yöneltilmiş bir arzu olduğuna dair yorumu Proust’un aşkla ilgili kurgularında bulmak mümkündür. Özellikle de anlatıcının artık sadece kendi zihnindeki Albertine’i sevmesiyle ilgili pasajlarda bu durum görülür. Tabii bunun yanında eserde beden hareketlerinden yola çıkılarak yapılan psikolojik analizler de çok değerli ve ilgi çekicidir. Mesela bir pasajda anlatıcının bahçede çay içmek için oturan kadınların birbirlerine üstünlük sağlamak için sergiledikleri tavırların ya da bir karakterin kapıyı açmaya giderken gül ağaçlarının yapraklarını sökmesinin altında yatan kibrin tasvir edilmesi buna örnek olarak gösterilebilir.

Kitabınızın hedef kitlesi kimler? Okuyucuların bu eserden nasıl bir değer elde etmesini bekliyorsunuz?

Kitabımın hedef kitlesi edebiyata ya da felsefeye ilgi gösteren kişilerdir. Son zamanlarda Proust, öncekine göre daha çok okunmaya başlandı; çünkü çok popüler dizilerde Kayıp Zamanın İzinde’ye göndermeler yapıldı. Bu da ona karşı ilgiyi arttırdı. Proust eserlerindeki felsefi izleği merak eden okuyucular da bu kitaptan faydalanabilirler. Okuyucunun bu kitaptan elde edeceği değerin ne olacağını tam olarak kestiremem; ama kitap, edebi anlatıları okurken kurmaca teknikleri ve kurmacaların alt metnine dair bilgi edinmede, okuyucunun belli bir yol izlemesine yardımcı olabilir.

Batmanlı bir yazar olarak, büyüdüğünüz coğrafyanın bu eseri yazmanız üzerindeki etkileri neler oldu?

Bu çok uzun bir cevap olur. Müsaadenizle sonraki soruya geçmek istiyorum.

Felsefe gibi soyut bir alanda çalışmanız, felsefeye ilgi duyduğunuzu gösteriyor. Türkiye’de felsefenin bugününü ve geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Türkiye’de felsefe yapmış ya da yapmakta olan birçok değerli isimden söz edilebilir. Ne var ki bu isimlerin eserleri, üniversitelerin felsefe bölümlerinin dışına pek çıkmıyor. Maalesef ki sosyal medyada bir iki dakikalık videolarla servis edilen felsefi çıkarımlar, birçok kişiyi, felsefe merakını bu videolarla giderdiğine inandırıyor. Bu videolarda konuşanlar da genelde, Türkiye’de felsefe yapmış değerli kişilerin çok gerisinde kalan, magazinel bilgilerle abartılmış kişilerden oluşuyor. Şöyle bir yanılgı var: İyi literatür bilen kişiler felsefeci olarak anılabiliyor. Hayır! Çok felsefeci tanımak, felsefi eser okumak ile felsefe yapmak yahut üretmek, birbirinden farklıdır. Türkiye’de bu yanılgı çok var. Günümüzde düşünmeyi zorlaştıran çok fazla uğraş ve uyarıcı var. Dolayısıyla, düşünme uğraşına önem verip felsefe yapmak isteyen az kişi var. Oburluk tehlikesi de cabası… Bundan kastım, her şeyi hızlıca öğrenip çok bilgiyle donanmaya çalışan kişilerin yoğunluğu. Bu, felsefenin geleceği için tehlikedir.  

İlk kitabınızı yayımlamış bir yazar olarak gelecekteki projeleriniz nelerdir? Yeni konular ya da alanlara yönelmeyi düşünüyor musunuz?

Doktora tezim de bu konuları kapsadığı için konular üzerinde uzmanlaşmak adına onu da kitap formatında yayınlatmak isterim.  Tabii üzerine çalıştığım edebi-kurmaca dosyalarım da mevcut. Olgunlaştırabilirsem onları da yayınlatmak isterim. Bunun yanında, yöneldiğim farklı felsefi konuları ,yukarıda belirttiğim üzere, makale formatında işlemekteyim. Bunları da akademik mecralarda yayınlatmak istiyorum.

Söyleşiyi sonlandırırken okurlarınızın bol olmasını diliyorum. Bana zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.   

Bu güzel sorularla bana birçok şeyi yeniden hatırlattınız. Ben teşekkür ederim, iyi çalışmalar dilerim.

Detaylı Bilgi İçin Bizi Arayın