SÖYLEŞİ:
Aslı Kemal Gürbey
Hasan Bayam, Batman doğumlu bir yazar.
Bayam’ın PAUL RICOEUR’DEN MARCEL PROUST’A DOĞRU -Anlatının Zamanı, Kayıp Zaman ve Yakalanan
Zaman- adındaki
kitabı Kalan Yayınları’ndan çıktı. Hasan Bayam’ın ilk kitabı olan bu
eseri ile ilgili yazarla söyleşi yaptık.
Merhaba
Hasan Bey. Yeni
eseriniz hayırlı olsun. Bu sizin ilk kitabınız. Öncelikle sizin kim olduğunuzu okurlarımıza
tanıtarak başlamak isterim. Hasan
Bayam
kimdir?
1991 Batman
doğumluyum. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde
lisans eğitimimi tamamladıktan sonra aynı üniversitede felsefe bölümünde yüksek
lisans yaptım. Daha sonra, Kocaeli Üniversitesi’nde başladığım felsefe doktora
programını, yatay geçiş yoluyla devam ettiğim Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde
tamamladım. Bunun yanında, on yedi yıldır tiyatro sanatıyla uğraşmaktayım.
Şimdiye kadar on sekiz oyunda oynadım, yedi oyun yönettim ve ikisi çocuk, biri
yetişkin olmak üzere yazmış olduğum üç oyun bulunmaktadır. Çeşitli akademi
dergilerinde felsefi makaleler yazmaktayım. Aktif olarak hem oyunculuğa hem de
yazmaya devam etmekteyim.
Kitabınızın
teması olan "zaman" kavramını araştırmaya nasıl karar verdiniz? Bu
konuda sizi ne motive etti?
Zaman kavramı, oldum olası ilgimi çekmiştir.
Önceleri bu konuyla ilgili belli bir birikime sahip olmaksızın da zamanın akışı
ve bunun insan zihniyle ilgili olup olmadığını sorgulamaktaydım; ancak edebiyat
bölümüne başladıktan sonra Türk edebiyatı yazarlarının yanında, dünya
edebiyatından yazarlara da yöneldim. Bu konuda Prof. Dr. Seyit Battal Uğurlu
hocamın büyük yol göstericiliği vardır. Söz konusu yazarlar arasında ilgimi en
fazla çekenlerden biri, Marcel Proust oldu. Türk edebiyatında Ahmet Hamdi
Tanpınar’ı okurken kurmaca eser içerisinde zamanın nasıl işlendiğine dair
fikrim gelişti. Bu fikrin daha da derinleşmesi ve merak ettiğim bir konunun
peşinden tutkuyla gidişim Marcel Proust’u okuduktan sonra oldu. Felsefe yüksek
lisans programındayken hocam Doç. Dr. Eren Rızvanoğlu’nun yönlendirmesiyle
Proust’a Ricoeur’ün gözünden bakmanın daha anlamlı olduğuna kani oldum. Böylece
zaman kavramı edebi anlatı içerisinde ve insan hafızasında nasıl bir yere
sahiptir? Sorusunun cevabını aramak için Eren Hoca’mın danışmanlığında bu tezi
yazmaya karar verdim.
Van Yüzüncü Yıl
Üniversitesi'ndeki yüksek lisans tezinizi kitaplaştırma süreci nasıl gelişti?
Yüksek lisans tezim bittikten sonra da aynı
yazarlarla ilgilenmeye, onlarla ilgili yazmaya ve hafıza, anlatı gibi konularda
uzmanlaşmak için araştırmaya devam ettim. Zaten bu yüzden doktora tezimde de
“unutuş”, “hafıza” gibi kavramları işledim. Hatta bu tezin üçüncü bölümünü
Ricoeur’e ayırdım. Tabii bu konuda ne kadar ilerlediğimi ve derinleşebildiğimi
anlamanın ölçütü, başta danışman hocam Eren Rızvanoğlu ve sonra da bu konuyla
ilgilenen kişiler olduğu için, bu çalışmayı kitap formatında, matbu olarak insanlara
ulaştırmak istedim. Yüksek lisans tezimin kitaplaşmasından sonra okuyucuların
dönütlerinin, doktora tezimi kitaplaştıracağım süreçte, benim için yol
gösterici olacağını düşündüm ve bu yüzden çalışmayı kitaplaştırmak istedim.
Zor bir konuyu
çalışmışsınız. Zaman, hafıza ve unutma gibi kavramlar üzerine çalışırken
karşılaştığınız en büyük zorluklar nelerdi?
Bu konuda beni en fazla zorlayan şey, “takvimsel
zaman”, “fiziksel zaman” ve “algılanan zaman” kavramlarının yanında, “hafıza”,
“zihin”, “bellek”, “akıl” gibi kavramların arasındaki ince farklardı. Nitekim
bu kavramlar kimi söylemlerde özdeşleşebilirken, kimi yerlerde birbirinden
ayrılabilmektedir. Dolayısıyla ortaya atmış olduğum her iddiayı doğru kavramlarla
temellendirmek için her iddialı ifadeden sonra uzun süre düşünmek zorunda
hissetmekteydim.
Kitabınızda bahsedilen Paul Ricoeur
ve Marcel Proust’un eserleri ve düşünceleri sizi kişisel olarak nasıl etkiledi?
Proust, anısal anlamda bir kurgu yarattığı için zaman zaman okuyucunun
zihninde nostaljiyi canlandırır. Ben de nostaljiyi kaybedilmiş bir geçmiş
olarak değil, şimdide etkili bir eyleyen olarak gördüğüm için Proust’un
anlatısında, kendime yakın hissettiğim çok fazla pasajla karşılaştım. Nitekim
ondaki tasvir ustalığı, anlatımı canlı bir izlence gibi aktarmasını
sağladığından, kendi anılarımı onun anlattıklarıyla karşılaştırmak ya da
benzeştirmek mümkün olmaktaydı. Bende yarattığı bu duygusal bağ ve zaman
kavramıyla ilgileniyor olmam, eserlerinin beni etkilemesini sağladı. Yukarıda
dediğim gibi ona Ricoeur’ün aktardığı anlatı teknikleriyle bakmak, onu
incelemeyi kolaylaştırdığı için de Ricoeur’e yönelmiş oldum.
Kitabınızın önsözünde,
"Zaman üzerine yapılan araştırmalar kesinliğe götürmez" diyorsunuz.
Sizce bu belirsizlik felsefede nasıl bir anlam taşıyor?
Felsefenin
ilk dönemlerinde, sorulan her soruya cevap bulma gibi bir amacının olduğu
bilinmektedir. Bu da o dönem için felsefeyi bilimsel olmaya sürüklemiştir;
ancak zamanla felsefenin bilimsel olandan ayrılması ve özgün bir öğreti olarak
sunulması, onun kesin bir sonuca götürme anlamındaki misyonunu ortadan kaldırmıştır.
Zaman kavramını felsefi bakışla incelerken, fizik biliminde deneylerle ispatlanan
zamansal çıkarımlara değil, aslında hafızanın zamandan nasıl etkilendiği ve
hissedilen anların —geçmişte de olsalar— gelecekteki eylem ve düşüncelerde
nasıl rol oynadığı üzerinde durdum. Kollektif ve bireysel anlamda hafızanın
zamanın ruhuna göre biçimlenebileceğini de bilmemizden dolayı, bu konudaki
çıkarımların mutlak ve değişmez olmadığına vurgu yapmak istedim. Bu
değişebilirlik ve mutlak kesinliğin olmadığını kabullenme durumu, felsefi
bakışa daha uygundur. Dolayısıyla felsefe yapabilmek için kesinliği
aramaktansa, sorgulama içerisinde yer almak daha evladır.
Aziz Agustinus’un "Nedir gerçekte zaman?" sorusuna dair kendi yorumunuzu biraz açabilir misiniz?
Augustinus’a göre zaman, Tanrı’nın gökyüzünü
ve yeryüzünü yaratmasından sonra var olan ve doğanın döngüsüyle birlikte
hareket eden metafizik bir varlıktır. Onun aşkınlığı, Tanrısal olmasından gelir
ve zaman formu, evrenin yaratılmasıyla oluşmuştur. Ona göre, Tanrı, evreni
yaratmadan önce, geçmiş; şimdi ve gelecek anlamında bir bölünme yoktur; çünkü
Tanrının yılları veya ayları belirgin değildir; zaten sonsuz bir uzama sahip
olduğundan belirlenmiş bir zaman anlayışına da ihtiyaç yoktur. Augustinus’un bu
konudaki bakışı teolojiktir; çünkü İtiraflar kitabında bu söz konusu
soruyla birlikte “merak ediyorum” la başladığı bir soru da vardır ve burada
zamanın nereden başladığını sorgular; sorgulamasını sürekli olarak tanrı
temeline dayandırmaya çalışır. Nihayetinde zaman, gözle görünür halde akan ya
da duyumsanabilen bir varoluşa sahip değildir. Akıl sayesinde belli bir
takvimsel sistem oluşturulmuş ve zamanın böyle ölçülebileceğine dair fikir
yürütülmüştür. Oysa ki bu ölçüm, evrendeki hareketliliğe dayanır ve bu
hareketlilik, öne, geriye doğru ya da sabit biçimde değil, kendi içerisinde
belli bir döngüyle gerçekleşir. İnsan, eşyanın çürümesi, bedenin yaşlanması
gibi durumları bilimsel anlamda, doğanın hareketli oluşuna dayandırabilse de
evrendeki hareketi, takvimsel ölçütlere dayandırarak, zamanın akışı biçiminde
algılamayı tercih etmektedir. Bu durum aslında “nedir gerçekte zaman?” sorusunu,
Augustinus’un bakışından ayrı biçimde karşılar.
Marcel Proust’un “Geçmiş
Zamanın Peşinde” adlı eserinde sizi en çok etkileyen bölüm ya da fikir nedir?
Serinin
Albertine Kayıp cildinde anlatıcının artık Albertine’i kendi zihninde
hapsetmesi ve onu sadece kafasındaki ideale göre tasvir etmesi, son derece ilgimi
çekmiştir. Bunun nedeni, aşka dair birtakım soruları yanıtlayabilmesidir.
Bilinir ki Lacanyen psikanalizde aşkın bir yanılgı olduğuna dair çıkarımlar
mevcuttur. Aşkın idealleştirilen kişiye yöneltilmiş bir arzu olduğuna dair
yorumu Proust’un aşkla ilgili kurgularında bulmak mümkündür. Özellikle de
anlatıcının artık sadece kendi zihnindeki Albertine’i sevmesiyle ilgili
pasajlarda bu durum görülür. Tabii bunun yanında eserde beden hareketlerinden
yola çıkılarak yapılan psikolojik analizler de çok değerli ve ilgi çekicidir.
Mesela bir pasajda anlatıcının bahçede çay içmek için oturan kadınların
birbirlerine üstünlük sağlamak için sergiledikleri tavırların ya da bir karakterin
kapıyı açmaya giderken gül ağaçlarının yapraklarını sökmesinin altında yatan
kibrin tasvir edilmesi buna örnek olarak gösterilebilir.
Kitabınızın hedef kitlesi
kimler? Okuyucuların bu eserden nasıl bir değer elde etmesini bekliyorsunuz?
Kitabımın
hedef kitlesi edebiyata ya da felsefeye ilgi gösteren kişilerdir. Son
zamanlarda Proust, öncekine göre daha çok okunmaya başlandı; çünkü çok popüler
dizilerde Kayıp Zamanın İzinde’ye göndermeler yapıldı. Bu da ona karşı
ilgiyi arttırdı. Proust eserlerindeki felsefi izleği merak eden okuyucular da
bu kitaptan faydalanabilirler. Okuyucunun bu kitaptan elde edeceği değerin ne
olacağını tam olarak kestiremem; ama kitap, edebi anlatıları okurken kurmaca
teknikleri ve kurmacaların alt metnine dair bilgi edinmede, okuyucunun belli
bir yol izlemesine yardımcı olabilir.
Batmanlı bir yazar olarak,
büyüdüğünüz coğrafyanın bu eseri yazmanız üzerindeki etkileri neler oldu?
Bu çok uzun bir cevap olur. Müsaadenizle sonraki
soruya geçmek istiyorum.
Felsefe gibi soyut bir alanda
çalışmanız, felsefeye ilgi duyduğunuzu gösteriyor. Türkiye’de felsefenin
bugününü ve geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Türkiye’de
felsefe yapmış ya da yapmakta olan birçok değerli isimden söz edilebilir. Ne
var ki bu isimlerin eserleri, üniversitelerin felsefe bölümlerinin dışına pek
çıkmıyor. Maalesef ki sosyal medyada bir iki dakikalık videolarla servis edilen
felsefi çıkarımlar, birçok kişiyi, felsefe merakını bu videolarla giderdiğine
inandırıyor. Bu videolarda konuşanlar da genelde, Türkiye’de felsefe yapmış
değerli kişilerin çok gerisinde kalan, magazinel bilgilerle abartılmış
kişilerden oluşuyor. Şöyle bir yanılgı var: İyi literatür bilen kişiler
felsefeci olarak anılabiliyor. Hayır! Çok felsefeci tanımak, felsefi eser
okumak ile felsefe yapmak yahut üretmek, birbirinden farklıdır. Türkiye’de bu
yanılgı çok var. Günümüzde düşünmeyi zorlaştıran çok fazla uğraş ve uyarıcı
var. Dolayısıyla, düşünme uğraşına önem verip felsefe yapmak isteyen az kişi
var. Oburluk tehlikesi de cabası… Bundan kastım, her şeyi hızlıca öğrenip çok
bilgiyle donanmaya çalışan kişilerin yoğunluğu. Bu, felsefenin geleceği için
tehlikedir.
İlk kitabınızı yayımlamış
bir yazar olarak gelecekteki projeleriniz nelerdir? Yeni konular ya da alanlara
yönelmeyi düşünüyor musunuz?
Doktora
tezim de bu konuları kapsadığı için konular üzerinde uzmanlaşmak adına onu da
kitap formatında yayınlatmak isterim.
Tabii üzerine çalıştığım edebi-kurmaca dosyalarım da mevcut.
Olgunlaştırabilirsem onları da yayınlatmak isterim. Bunun yanında, yöneldiğim
farklı felsefi konuları ,yukarıda belirttiğim üzere, makale formatında işlemekteyim.
Bunları da akademik mecralarda yayınlatmak istiyorum.
Söyleşiyi
sonlandırırken okurlarınızın bol olmasını diliyorum. Bana zaman ayırdığınız
için teşekkür ederim.
Bu güzel
sorularla bana birçok şeyi yeniden hatırlattınız. Ben teşekkür ederim, iyi
çalışmalar dilerim.