Seksenli yıllarda gözlemlerimi yazıya dökmeye başladım. Babamın dolap kapaklarına not ettiği kısa günlüklerden etkilenmiştim. Zamanla önemli günler için konuşma metinleri, öğrencilerimle birlikte sahneleyebileceğimiz piyesler ve çocuk oyunları kaleme aldım. Günün birinde bunların bir kitaba dönüşeceği fikri aklımdan bile geçmemişti. Yazdıklarımı biriktirmiştim. Aradan yıllar geçip dönüp baktığımda, bu metinlerin benim için ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyorum.
Yaşam dediğimiz şey, aslında bir öyküler bütünüdür. Çevremizdeki her şeyin bizimle yakın bir ilişkisi vardır: bitkiler, hayvanlar, toprak, su, hava… Her birinin kendine, birbirine ve insana dair bir hikâyesi vardır. Sürekli bir etkileşim içindedirler. Farkında olalım ya da olmayalım, doğayla iç içe geçmiş bir hayat süreriz; eskilerin deyişiyle doğayla hemhâl olmuşuzdur. Yazarın görevi bu hâlleri ve gözlemleri; kimi zaman trajik, kimi zaman komik, kimi zaman da politik bir anlatımla “ambalajlayarak” okura sunmaktır. Bu metinler, tıpkı birer hediye paketi gibi içinde sürprizler barındırır. İçindekini merak eden, merakıyla o paketi açan kişiye okur diyoruz.